HunTürk Türkçü Turancı Otağ
Üyelik Girişi
Misafir:169 kişi
Yaşaman: Roman; Ölümün : Şiir. Sana yok ne taş, Ne de bir mezar. Hüseyin Nihal Atsız
Şu Avrupa Birliği'ne girme konusu, yıllardır bu ülkede yazılır çizilir konuşulur amma işin özü nedir bir türlü ortaya konmaz.
Kimilerine göre bu "kapağı Alamanya'ya da bir başka Avrupa ülkesine atmanın yolu" açılacak anlamınadır. Oysa, AB sözcüleri, "Serbest dolaşım hakkı olmaksızın katılım"dan dem vururlar. Tıpkı Gümrük Birliği tuzağındaki gibi. Onların mallarına gümrük engeli yok, ama bizim mallara kota.
Kimilerine göre, bu Türkiye Cumhuriyeti'ne ( ya da onların deyişiyle T.C.'ye) karşı yabancıların arka çıkması demektir. AB'nin sevdiği kulları bir tür "ayrıcalıklı yurttaş" olacaklardır. Tıpkı, Osmanlı'daki "ecnebi konsolosluğuna kayıtlı" Osmanlı teb'ası gibi. Her densizliği yapacaklar, sonra da, kendine "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi" denen ama hukuka göre olmaktan çok siyasal hesaplarla karar veren bir kurul onları kuruyup kollayacak. Bu umut öylesine pompalandı ki, bir zamanlar, Ortak Pazar'a doğru tanı koyup "Onlar ortak, biz Pazar" diyen Erbakan Hoca bile umutlanıp, bu "küffar mahkemesinde" Devlet'ten şekvacı oldu. Başvurmakla, o "küffar mahkemesine" ve ardındaki güce "Siz bizim büyüğümüzsünüz" demek durumuna düştü. Amma eline bir şey geçmedi.
Kimilerine göre, artık Batı toplumundaki sapıklıkları, utanmazlıkları sergilerken kimse karışamayacak, çünkü "efendim, uygarlık, ilericilik, özgürlük,...hep bu demektir ".
Kimileri bir yabancı ortak bulup köşeyi dönme hayalindedir.
Kimilerine göre "Dış yardım, yabancı yatırımı" ve çalışmadan rahat yaşama beklentisidir.
Bu çeşitlemeyi istediğiniz kadar uzatabilirsiniz.
Kısacası, AB girmek, yiyenin niyetine göre tat veren bir muz gibidir. Ah bir girebilsek!
Sonra, bizi almazlar sızlanmaları.
Dahası "adamlar almamakta haklı" teraneleri. Ne geri kafalılığımız kalır, ne de "uygarlıktan yoksun oluşumuz". Sonra, bir de adamların istediklerini yapmayışımız. Kısacası, "Kabahat bize canım" yıkıcılığı.
Oysa, iş başındakiler, yıllardır bu işi kotarmak konusunda tüm güçleriyle çalışıyorlar. Koca çınarı içten içe kemiren kurtçuklar gibi, Atatürk'ün öncülüğünde kurulan bu Ulusal Devleti -her anlamıyla- yiyip bitirmekteler. Cumhuriyet'in "Türk, övün, çalış, güven" anlayışı gitmiş, yerine Osmanlının yabancıya avuç açmayı, boyun bükmeyi marifet sayan "teslimiyetçi zihniyet" hortlamış.
Bunları şimdi bir "giriş" olsun diye yazıyorum. Aslında bu yazıya ANAYASA değişikliğinden önce başlamıştık. Öngörülerimizde yanılmamışız. Yazıyı olduğu gibi aktarıyorum:
"Eylül ayında ANAYASA değişikliği gündeme gelecek. Nelerin değiştirilmek istendiği ise çok gizli tutuluyor. Bu gizlilik neden? Ulusun bilgisi istenmeyen , yangından mal kaçırırcasına gerçekleştirilmek istenen oldu bittiler nelerdir?
Bunu tam olarak bilmiyoruz. Ama, görünen köy de kılavuz istemez. Dahası sızıntılar da var. Örneğin 14. Madde ve/veya ona bağlı TBMM'nin "af yetkisine kısıtlama" konusu. Bu konunun , hakkındaki verilmiş ölüm cezasının yerine getirilmesi ANAYASA çiğnenerek engellenen PKK elebaşısı Apo'nun affını sağlamaya yönelik olduğu ortada. Diğer önemli konu ise Ulusal Egemenliğin AB'ye devri. Kıyısından köşesinden, dolambaçlı anlatımlarla gündeme taşınmak istenen, ama açık seçik ortaya konmaktan kaçınılan konu bu.
Bu konu, kanımca, günün en önemli tartışma konusu bu. Diğer tartışmalar - AB tartışması, İnsan hakları tartışması, IMF tartışması, Ekonomik kriz tartışması, "Ulusal Güvenlik konsepti" tartışması ve diğer benzerleri- bu temel tartışmayı yapmaksızın ulusal egemenliğin birilerine devrini sağlama çabaları. Bu tartışmaların hepsi de, bizi teslim almaya yönelik, büyük saldırıyı kolaylaştırmaya yönelik topçu atışları.
Baskın, basanındır demişler. Bu sinsi girişimlere karşı en iyi yol, onların tartışmaya çekindiği konuyu gündeme getirmektir. Ben de öyle yapacağım. İşte size tartışma konusu:
ULUSAL EGEMENLİK DEVR EDİLEBİLİR Mİ?
Kısa bir giriş yaptıktan sonra, üç temel soruyu ortaya koyup tartışmayı açacağım.
Birincisi, Türkiye Cumhuriyeti'nin temelinde "tam bağımsızlık" ve "kayıtsız şartsız ulus egemenliği" yatmaktadır. Bugün, büyük ölçüde unutulmuş ve özellikle unutturulmuş olsa bile, bu, temel bir tarihi gerçektir.
İkincisi, "Tam bağımsızlık mı? Artık bugün, bunları istemek geri kafalılıktır" savı yaygın biçimde öne sürülür olmuştur. Kimi bilgisizliğinize acırmış gibi ince bir dudak bükmeyle bu görüşü öne sürüyor, kimi paçanıza saldıracakmış gibi salyalarını akıtarak. Bu ikisi arasında çeşitli basamaklarda yer alanlar da var. Söylemleri çeşitli, ama hepsi aynı kapıya çıkıyor: TAM BAĞIMSIZLIK OLMAZ. Bu görüş doğru olabilir mi?
Burada çok sık kullanılan bir yanıltmaca, kandırmaca var: "Tam bağımsızlık kalmadı, herkes birbirine bağımlı". Bu sav, "karşılıklı ilişki" kavramını "bağımlılık" diye vaftiz ederek, "bağımsızlık" kavramını gözlerden saklamaya kalkışıyor. Bunu biraz açalım. Kolay anlaşılması için, sıradan bir örnek verelim. Bakkal ile mahalleli arasında bir tür sıkı ilişki var. Onlar bakkaldan almak durumundalar, bakkal ise onlara satmak durumunda. Hah, işte, birbirlerine bağımlılar! Acaba öyle mi? Diyelim bakkal'ın hizmetini beğenmediniz. Bir başka bakkal ile, bir başka yerden alış veriş etmenize engel yok. Siz alış veriş etmediniz diye bakkal'ı da kapatmazlar. Dahası, bakkal da kazancını beğenmez ise kapatıp gider. İlle burada bakkallık yapacaksın diyemezsiniz. Ortada sıkı bir ilişki var, ama kimse başkasının nasıl davranacağına karışamaz. İlişki, ilgililerin işine geldiği ölçüde sürer. Böylesi bir ilişkiye "bağımlılık" demek, "bağımsızlık" kavramın içini oymak olur.
Bir adım daha ilerleyelim. Diyelim, bakkalda bir "veresiye defteri" açtınız. Durum bir ölçüde değişmiştir. Bakkal size karşı bir üstünlük elde etmiştir. Bu durumda siz, bakkala "beğenmezsem, başka yerden alış veriş edebilirim" izlenimi vermekten, kendi tutumunuzla, caymış oluyorsunuz. Dahası, borç tutarı arttıkça, alış veriş gittikçe bakkalın isteğine göre biçimlenir. Üstelik, bakkal istemezse, kimi malları veresiye vermez. Artık, bir anlamda bakkala bağlı duruma düşmüşsünüzdür. Ama bu, yine de, bakkalın sizin üstünüzde egemenlik benzeri yetkiler kazanması anlamına gelmez. Bakkal sizin başkasından alış veriş etmenizi engelleyemez. Başkasından alış veriş etmekle, bakkala olan yükümlülüklerinizi çiğnemiş olmazsınız. Bu bir "fiili durum"dur, hiçbir yasal bağımlılık yaratmaz. Bakkalın yapabileceği parasını almadan size mal vermemekten öte gitmez.
Şimdi bir adım daha atalım. Diyelim bakkalın "hane halkı" içine katılmak istiyorsunuz. İç güveyisi mi, yanaşmayı olacaksınız o ayrı konu. Ama, ne olursanız olun, bakkalın sizin üzerinizde egemenlik benzeri hak ve yetkiler elde etmesi kaçınılmaz. Aklınıza estiğinde eve gelip gidemezsiniz, evde canınızın istediği gibi davranamazsınız, size ayrılanla yetinmek, bakkalın koyduğu "ev kuralları"na uymak zorundasınız. Ne de olsa, orası sizin kendi eviniz değil, bakkalın evi. Kendi başınıza buyruk değilsiniz, bakkalın "aile reisi" olduğu bir "hane"nin üyesisiniz. Bu durumda siz bakkala "bağımlı"sınız. Tamı tamına, o efendi, siz köle değilsiniz belki, ama aranızda bakkal'ın "efendi", sizin ise "köle" konumuna denk düşen bir ilişki söz konusu .
"Efendim, bugünkü dünyada herkes birbirine bağımlı" yanıltmacası, bu ilişkiler arasındaki önemli ayrımları gözden kaçırıyor, ya da bu ayrımları gözlerden saklamak için -bile bile- ortaya atılıyor. Sanırım, yukarıdaki bakkal örneği en azından üç temel ilişki biçimi olduğunu ortaya koydu: (1)Karşılıklı ilişki: Tam bağımsızlık, işine geldiği gibi, dilediğince davranabilme, (2) Dengesiz ilişki - Bir yanın dilediğince davranabilme gücünü önemli ölçüde yitirmiş olması, fiili bağımlılık ve (3) Bağımlılık - dilediğince davranmak hakk ve yetkisi başkasına devir etme durumu, bağlanmışlık.
Tartışmanın temeli, birbiriyle bağlantılı ama birbirinden bağımsız ( bağımsız çünkü birine verilen yanıt diğerinin yanıtını belirlemez) üç soru:
Varlık nedeni ve kuruluşunun temeli olan "tam bağımsızlık" ve "ulusal egemenlik" ilkelerini, dolayısıyla kendisini yadsımadan, Türkiye Cumhuriyeti egemenliğinin belli bir bölümünü dahi devir edebilir mi? Başka söyleyişle, Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliğinin bir bölümünü bile devir etmesi kendisini yadsıması demek olmaz mı?
"Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur" ilkesi karşısında, kim olursa olsun her hangi bir kişi, kurul, kurum veya organ egemenliği geçerli olarak devir etmeye yetkili midir?
Sizce, Türk Ulusu egemenliğini devir etmeğe razı olur mu? Olursa, karşılığında ne elde etmeyi düşünür?
Sorulara bu sıra ile yanıt vermek, tartışmayı temel çizgisinde tutacaktır.
Umarım, "tam bağımsızlık geri kafalılıktır" diye düşünenler, "ulusal güvenlik gibi düşünceler hep bizi geri bırakıyor" görüşünü pompalamaya çabalayanlar, daha kimler varsa, en güçlü kanıtlarıyla bu tartışmaya katılırlar. Hodri meydan! "
Bu yazı bir tartışma köşesi için yazılmıştı ama "öndenetimi geçemedi". Şimdi, DERİN ANADOLU bu konuyu dile getirmem için bana bir fırsat tanıyor. Tıpkı, Merkez Bankası Genel Kurulu'ndaki konuşmamı kamuoyunun bilgisine sunduğu gibi.
Son söz olarak, AB düşüncesinin kökenine ilişkin ilginç bir bilgi sunmak isterim:
Yıl 1683, İkinci Viyana Seferinin bozguna dönüşmesini izleyen yıl. William Penn adında biri, "An essay towards the present and future peace of Europe" ( Avrupa'nın şimdiki ve gelecekteki barışı) adlı bir kitap yazar ve şu öneriyi yapar: Avrupa savaşlarını önleyecek bir hakem örgüt kurulsun ve Türkler (Osmanlı) müslümanlığını bırakmak şartıyla bu örgüte katılsın. İlginçtir, bu takıntı (Türkler "müslüman kaldıkça" Avrupa'ya alınmamalı takıntısı), bu gün bile kimi Avrupa sözcülerince dile getiriliyor.
Tartışmamız açısından, bizim de konuya kendi açımızdan bakmamız gerekir. Kuşkusuz, bu yalnızca bir din sorunu değil. Burada M. Kemal ATATÜRK'ün şu sözünü anımsamak gerek: "Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olur".
Böylece tartışma konusunu gündeme taşıyorum. Umarım verimli olur.
o---------------------------o
Ek Notlar:
LORD PALMERSTON'un OYUNU
Avrupa kıtasını kurtarmak için iki barbar kavmi ( Türkler ve Ruslar) birbiriyle kapıştırma projesi
YORUMSUZ BİRKAÇ TARİH BİLGİSİ
Balkan savaşı öncesi, Dış işleri nazırı Naradokyan Efendi, Balkanlarda barış ve güvenlik konusunda güvenceler vererek 120 000 askerin terhisinde ısrarcı olur. Askerler terhis olur. Balkan savaşı çıkınca da, Bulgarlar Çatalca' ya iner.
Hakkı Hafız bey, padişaha "eninde sonunda Rumeli'yi vereceksiniz" der. Padişah, bu konuda güvence aldığını, vermeyeceğini söyleyince, ekler: "Öyle bir tarzda verirler ki siz verildiğinin farkında bile olmazsınız. Ekonomi derler, başka bir şey derler ama sonunda memleket elden çıkar".
Kaynak: Tevfik Çavdar, TALAT PAŞA, Kültür Bakanlığı
Yazar:Kaan Turhan
Kaynak:http://milliguc.net/index.php?option=com_content&task=view&id=379&Itemid=28
Henüz yorum eklenmemiş..
Üzgünüm, sadece üyeler yorum gönderebilir, üye iseniz giriş yapınız.
Menü
Türk Otağı |
English |
Makaleler |
Etkinlikler |
İçerik Kategorileri |
Haber Arşivi |
Kitap Tanıtım |
Şiirler |
Bağlantılar |
Dosyalar |
Videolar |
Anket: Ülkemizin içinde bulunduğu durum..? |
Gazete Manşetleri |
Site Ağacı |
Siteniz için |
Rss Haberler |
Son Başlıklar
Bu ülkenin sessiz kahramanlarının anısına...
3 Mayıs 1944'ü 64.yılında Anıyoruz
Garantiler Mi İdam Sehpasında Yoksa Onu Yatıranlar Mı?
Genç Türkçü Kerem Aydınlar'ı Kaybettik.
23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI KUTLU OLSUN
Türk Dünyası Çözümlemesinde Emperyalist Projelerin Deşifresi
Birinci Hançeri Sessizce Yedik, Peki Ya İkincisini?
Adaletsiz Padişah/ların(!) Lokmacıları Şerbet için Kuyruk Sallarsa(!)...(I)
TÜRK ULUSAL BÜNYESİNDEKİ SOYLU KANIN İFADESİ: TÜRK GENÇLİĞİ
Şubat 1977: BİRLİK'E DAVET
Videolarımızdan
kürt gerçeği
Dosyalarımızdan
O.Öztunç Susmam Ben


