HunTürk Türkçü Turancı Otağ
 
Üyelik Girişi
Misafir:201 kişi


Kütüphane:

İçimizden elbet çıkar yeni bir Bozkurt. Hüseyin Nihal Atsız

Haber »» Birinci Hançeri Sessizce Yedik, Peki Ya İkincisini?

Birinci Hançeri Sessizce Yedik, Peki Ya İkincisini?


Kıbrıs’ta cereyan eden gelişmelerin iç açıcı olduğunu değerlendirmek pek kolay değil. Kıbrıs Türkü zorlu ve çetin bir sürece girdi. Mukadderatının tayin edilmek istendiği bu süreçte Teknik komiteler adı altında kurulan 8 teknik komite ve 5 çalışma grubu tam hızla çalışmalarına başladı. Rum liderliğinden ve KKTC yetkililerinden yapılan açıklamalarda her şeyin gayet güzel şekilde şekillendiği ve çalışmaların sürdüğü mesajları veriliyor. Bu noktada akıllara düşen sual şudur ki Teknik komitelerin başını çeken isimlerin altında yer alan kişiler kimlerdir? Bu isimler hangi kriterlere uygun olarak belirlenmiştir? Ayni zamanda seçilen kişilerin sahip oldukları ideolojileri doğrultusunda masa başında görüşmelerde bulunacakları gerçeği dikkate alındığında durumun hassasiyeti o kadar daha çok belirgin hal alacaktır. Zira bu kişilerin komitelerde sergileyecekleri bakış açıları bizlerin geleceğini de şekillendirecek olası bir “anlaşmanın” temelini oluşturacaktır.

Tabii bu çalışmalar adada tam hızla devam ederken, iktidar güçlerinin var olan Kıbrıs anlaşmazlığını “biz çözeceğiz” mantığında hareket ederek diğer kesimler ile birlikte kırmızı çizgiler belirlemeden masa başında çalışmalara başlaması hayli düşündürücü bir o kadar da tehlikelidir. Apaçık bir gerçek vardır ki, bugün Kıbrıs Türkünün en az %70’i iki Devletli bir çözümü adada uygun görmekte ve KKTC Devletinin varlığını koruyarak anlaşmaya varılmasını arzulamaktadır. Ne yazık ki iktidar yetkilileri bu gerçeğe kulak tıkamaktadırlar. Lakin, 26-29 Mart 2008 tarihleri arasında Anavatan Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ve ardından da 11 Nisan 2008 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’un KKTC’ye yaptıkları ziyaret, TSK’nin Kıbrıs anlaşmazlığında varılmasını arzuladığı çözüm modelini de açıklıkla ifade etmesine imkan kılmıştır. Bu ziyaretlerde KKTC gerçeğinin artık kabul görmesi ile bir anlaşmaya varmanın mümkün olduğu belirtilmiştir. Peki bu açıklamalar KKTC iktidarı tarafından dikkate alınmakta mıdır?...


Şimdi konuyu biraz daha derinlemesine ele alalım;


11 Nisan 2008 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ, KKTC’de yapmış olduğu KTBK Komutanlığını denetleme ziyaretini tamamladı. Adadan ayrılmadan önce KTBK Komutanlığında bir basın toplantısı tertipledi. Ne ilginçtir ki Başbuğ’un adadan ayrılacağı gün basına ve ordu mensuplarına yönelik yaptığı basın toplantısının gerçekleştiği esnada KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın da Lokmacı kapısından Rum tarafına geçerek Rum esnafı ile görüşmüş, orada dondurma yiyerek Rumlara “barış” istediği mesajını vermiştir. Hatta Yunan müziklerini içeren CD almayı da tercih ettiği gözlemlenmiştir... Rum basını bu durumu o kadar beğendi ki, Talat’a övgüler düzen yayımlar yapmayı da uygun görmüştür. Şüphesiz ki Talat’ın Başbuğ’un adadan ayrılacağı gün Lokmacı’dan geçerek Rum esnafla birlikte olması ve anılan davranışları sergilemesi tesadüf bir durumu yansıtmamaktadır. Keza İlker Başbuğ’un adaya gelmesi ile Barış Platfomu, YKP, BKP,TDP ve DEV-İŞ’in Rum lideri Hristofyas’a ziyaretlerde bulunarak, Makarios’un resmi altında Hristofyas’la birlikte fotoğraflar çektirmeleri de tesadüf bir hadise değildir. Anılan tarafların başta Anavatan ve TSK aleyhtarı tutumları dikkate alındığında durumun analizi daha berraklaşır hale gelecektir.


Özellikle de Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Başbuğ’un adadan ayrılmadan önce yapmış olduğu açıklamasında, birçok kesimin açılış konuşmalarında veya toplantılarında saygı ile anmayı unuttukları liderimiz Dr. Fazıl Küçük’e atıfta bulunması fevkalade önem arz etmektedir. Zira Liderimiz Dr. Fazıl Küçük ve mücadelesini bu topraklarda görmezden gelenler olduğu ve gençlerimize verilen mücadelede nelerden geçerek bu günlere gelindiğinin anlatılamadığı bilinmektedir. Başbuğ’un liderimize atıfta bulunması şuan “liderlik” rolünde olanlara “geçmişi unutmayın” şeklinde verilmek istenen bir mesaj olduğu düşünülmektedir.


Buna ilaveten, anılan toplantıda Başbuğ, zaman zaman birçok kişinin akıllarında sual olan TSK’nın Kıbrıs “meselesine” bakış açısını kesin ve net bir tavırla açıklık getirme yoluna gitmiştir. Başbuğ Kıbrıs’ın önemini ilk olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne Garanti Antlaşması ile yüklenen Kıbrıs Türk halkına sağlamak zorunda olduğu Güvenlik sorumluluğunu hatırlatmış ve İttifak Antlaşmasında açıkça ifade edilen Kıbrıs’ın Türkiye’nin güvenliği açısından taşıdığı stratejik rolün önemine dikkat çekmiştir. Bu iki temelin süreklilik arz ettiğini ifade eden Başbuğ, Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de istikrarın ancak bu sayede olduğunu yinelemiştir. Netice itibarıyla da Kıbrıs konusunun Türkiye ve KKTC’nin Güvenliklerini ilgilendiren milli ve ortak bir sorun olduğunu belirtmiştir.


Başbuğ özellikle de Kıbrıs sorununa adil ve kalıcı bir çözüm bulunmak isteniyorsa , ilk önce GKRY’nin 1959/60 Antlaşmalarına dayalı “1960 Kıbrıs Cumhuriyeti” olmadığının, KKTC’nin bir gerçek olduğunun ve ilgili tarafların eşit ve egemen bir şekilde ortaya konulacak “ortak iradesi” olmaksızın soruna çözüm bulunamayacağının herkes tarafından kabul edilmesi gerektiğini açıklamıştır.


İşte Orgeneral Başbuğ’un bu açıklamaları Kıbrıs’ta varılması düşünülen çözümün net içeriğini de ortaya koymuştur. Bu durumdan rahatsızlık duyan kesimlerin süratle Rum lideri Hrsitofyas’a ziyaretler yapması Başbuğ’un verdiği mesajların aleyhine tavır olarak gerçekleştirildiği görülmektedir. Gelinen süreçte öyle görünüyor ki, başta TSK üst düzey yetkililerinin yaptıkları açıklamaların ekseninde KKTC gerçeğinin var olduğu ve bunun süregelmesi için çaba gösterecek bir gücün varlığını Kıbrıs Türklerine hissettirmiştir. Bu mesajlar Kıbrıs Türküne moral ve güç vermiştir.


Bilindiği üzere, Kıbrıs Türkünün bugün TSK ve mensuplarına olan güveni adadaki siyasilere olan güveninden kat ve kat üsttedir. Bu gerçekleştirilen son kamuoyu yoklamalarında da açıkça görülmüştür. Bu güven ve desteğin varlığı da bir kez daha Başbuğ Paşa’nın hatırlattığı gibi terörle mücadele sürecinde Kıbrıs Türklerinin de teröre lanet mitingleri düzenlemesi ve Mehmetçik Vakfına maddi destekler sağlaması ile perçinleşmiştir.


Hatırlanacağı üzere, “Birleşik Kıbrıs”ın bir hayalden ibaret olduğunu daha önce defalarca her ortamda ifade eden Güvenlik Kuvvetleri Komutanı Tümg.Mehmet Eroz veya Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı Korg. Hayri Kıvrıkoğlu’nun anılan açıklamalarına, Anavatan Genel Kurmay Başkanlığı da Bağbuğ kanadı ile gereken desteği içinde bulunduğumuz kritik süreçte ortaya koyma yoluna gitmiştir. Özelikle de Anavatandaki Türk hükümeti AKP’nin Kıbrıs konusunda inişli çıkışlı beyanatları gerek KKTC Devletinin devamını öngören kesimleri gerekse TSK’ni rahatsız ettiği değerlendirilebilir. Özellikle de AKP’nin en son Rumlara limanlarını açması karşılığında “Kuzey Kıbrıs’tan izolasyonları kaldırılması” açıklamaları ele alındığında var olan tepkilerin ne derece hayati olduğu da gözlemlenebilir. KKTC’deki Gemi Acenteleri Birliği’nin yaptığı basın açıklamanda Türk limanlarının Rum Gemilerine açılamaz” şeklindeki tepki içeren açıklamaları var olan rahatsızlığın da sivil toplum üzerindeki etkisini göstermektedir.


Diğer taraftan Başbuğ’un yaptığı açıklamaların karanlık bir sürece sokulmak istenen Kıbrıs Türküne bir ışık ve moral verdiği kaçınılmaz bir gerçektir. Ancak, yapılan açıklamaların özellikle de yukarıda izah edilen çerçevesi ile Türk basınında fazlaca yer verilmeyerek sadece terörle ilgili bölümlerin Türk kamuoyundaki yerel basına aksettirilmesi de ayrıca düşündürücüdür. Burada medya kanalı ile kamuoyunun gündemi farklı boyutlara taşınması hedeflenmekte ve KKTC konusunda Başbuğ’un açıklamalarını sabote edilme yoluna da gidildiği gözlemlenmektedir.



Birinci Hançeri Sessizce Yedik, Peki Ya İkincisini? (II)



Gelinen süreçte, Lefkoşa’daki Çağlayan Parkı’nın adının “Ankara Çağlayan Parkı” olarak değiştirilmesini fırsat kollayarak Türkiye aleyhtarlığı yapmayı kendine misyon benimseyen başta bir avuç kişinin oluşturduğu Baraka Kültür Merkezi Lefkoşa Belediyesi önünde toplanarak eylemde bulunmuşturlar. Taşıdıkları “asimilasyona hayır”, “Ankara değil Lefkoşa” şeklindeki pankartlar ile Lefkoşa belediye meclis toplantısında konunun gündeme alınması istenmiştir. Afrika gazetesi yaptığı yayımında konunun gizli oyla seçime sunulduğunu ve parkın isminin değiştirilmiş şekilde kabul gördüğünü yazarken, CTP yayın organı Yenidüzen de konunun meclis gündeminde hiç ele alınmadığını okuyuculara duyurmuştur.



Peki Ankara adına tahammül edemeyen Baraka Kültür Merkezi misyonu nedir? 2001 yılında kurdurulan Baraka Kültür Merkezi “Başka bir Kültür Mümkün” sloganı ile “kültürel etkinlikler” adı ile faaliyetlere başladı. Gerçekleştirilen tüm faaliyetlerinde sadece “Kıbrıslılık” kimliğini ön plana çıkarmayı hedef haline getiren merkez, Türk kimliğini kullanmayı kendisine aykırı olarak benimsemekte ve Türkiye ile TSK aleyhine faaliyetler gerçekleştirmektedir. Çağlayan Parkı’nın adına Ankara konmasına istinaden düzenledikleri imza kampanyasına Kıbrıs Barış Platformu (KTÖS, KTOEÖS, Kıbrıs AB Derneği, DAÜ BİR-SEN, KIB-YAY, TIP-İŞ, TDP, BKP, YKP, GÜÇ-SEN, ÇAĞ-SEN) EMAA, Asi Kültür ve KTAMS da destek vermektedir. Bahse konu tarafların da “birleşik Kıbrıs” söylemleri ile dış unsurlardan “barış etkinlikleri” adı altında maddi ve manevi destek aldıkları dikkate alındığında Ankara Çağlayan Parkı adına karşı başlattıkları girişimlerinin özünde Türkiye aleyhtarı tutumları görülebilmektedir. “Ortak kültür” yaratmak için sivil toplum örgütlerine batıdan verilen fonların özündeki maksat Kıbrıs Türkünün var olan Türklük kimliğinden yoksunlaştırılarak sadece kendini “Kıbrıslı” görmesi hedeflenmekte ve Ata toprağı ve bağı olan Anavatan’dan kopartılması arzulanmaktadır. Başka bir kültür mümkün sloganı ekseninde Kıbrıslılık çığırtkanlığı yapan bu zavallı grup öyle görünüyor ki Kıbrıs Türkünün var olan Türk kimlik ve kültür değerlerini “Kıbrıslılık” adı ile Avrupa kültürüne endeksleme misyonu üstlenmiştir.



Burada tartışmalara sahne olan Çağlayan parkı ile belirtilmesi gereken bir takım gerçeklere bakıldığında, anılan parkın geçmişte adının “çocuk parkı” olarak bilinmekte olduğu görülmektedir. Daha sonra ise, Çağlayan parkına verilen isimin zamanında o bölgede olan bir işletmenin adından kaynaklandığı ortaya çıkmaktadır. Bu isme Ankara adının da eklenmesine tahammül edemeyen bir avuç zihniyetin feveranlığındaki öz maksadı nedir? Sormak lazımdır!Çağlayan parkının önüne Avrupa yada Yorgo Çağlayan parkı dense idi daha mı memnun olacaklardı? Kültür kelimesi ile bu kullanılan zavallıların ortaya attığı kültür ne derece örtüşmektedir? Kendi öz vatanlarında kültüre hizmet etmek istiyorlarsa önce Güney’de Türk kültür miraslarımızı yok eden, Türk kelimesine bile tahammül edemeyerek uygulamalar getiren GKRY’ne hesap sormaları gerekmez mi?! Kendilerine hemen bir de hatırlatma yapalım; Güneyden alınan kimliklerde Kıbrıs Türklerine milliyet bölümüne sadece “Kıbrıslı” yazarlarken Rumlara “Kıbrıslı Rum” yazmaktadırlar. Bazı aydın geçinenler veya barış naraları atarak sağa sola gövde gösterisi yapanlar önce kendi kimliğine tahammül edemeyenlere karşı mücadele vermeyi öğrensinler! Yoksa ekmek yediğiniz, sizin var oluşunuzda hep canı kanı ile yanınızda olan Anavatan ve Başkent Ankara aleyhine tutum ve davranışlar sergilemekle ne bu Ulusun kimliğini yada kültürünü değiştirebilirsiniz ne de bir sonuca varabilirsiniz demekten kendimi alamayacağım. Bu noktada acaba Baraka Kültür merkezinin kültür çalışmaları ile Rumların ve batılıların Kıbrıs Türklerine empoze etmeye çalıştığı “Kıbrıslılık” kimliği misyonunun kuzeydeki temsilciliğini mi gerçekleştiriyorlar?...



Şu da bir hakikattir ki Kıbrıs Türkü kendine has kültürünü yüzyıllarca bu topraklarda koruyarak bu günlere taşımasını bilmiştir. Ancak bugün “Batılılaşma” adı altında Kıbrıs Türküne empoze edilmek istenen “Avrupa kültürüne” ses çıkarmayarak Anavatanla olan bağlarımızın kopartılması yönünde destek verenlere arka çıkarak çığırtkanlık yapmak doğrusu utanç vericidir.



Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ’un “tarihten ders alınmış olsaydı hiç tekerrür eder miydi” sözünü açıklayarak Kıbrıs’ta 1963-1974 yılına kadar Rumların Türklere yaptıkları soykırım sürecini yani Kıbrıs’ta kan ve gerginlik hakim olduğunu hatırlatması esasen bizlerin bugün gelinen noktada Rumların halen “adayı işgalden kurtarmak için yemin içtirdikleri ilkokul öğrencileri ile dolu olduğunu veya askerliklerini bitiren Rum gençlere verilen G-3 silahları ile nasıl bir Türk düşmanlığı sergilemeye çalıştıklarını da hatırlamamız gerekmez mi? Başbuğ cümle aralarında kullandığı sözlerinde dünkü Rum niyetleri ile bugünkü zihniyetler arasında hiç bir değişiklik olmadığını ortaya koymak istemiştir. Bunlara ilaveten Başbuğ, her iki taraf arasında bir güvensizlik hakim olduğunu bunu da tesis etmenin oldukça zor olduğunu, bugüne kadar KKTC’nin iyi niyeti barışçı ve uzlaşıcı yaklaşımlarının Rumlar tarafından bir karşılık görmediğini, halen AB tarafından izolasyonlara maruz kaldığını, bunların da var olan güvensizliği artırdığını ifade etmiştir.



Mutlu Barış Harekatının sadece Türklere değil Rumlara da barış getirdiğini, adada huzur güven ve sükunet sağladığını, dolayısıyla da Kıbrıs sorununun çözümünde “iki kesimlilik” ile Garanti ve İttifak Antlaşmalarının delinmeden ve sulandırılmadan korunmasının şart olduğunu, iki kesimliliğin delinmesi durumunda Kıbrıs Türk halkının geleceğinin ipotek altına alınması olacağını da belirten Başbuğ, bugün Rumlar tarafından yeniden masaya yatırılması hedeflenen garantiler konusuna da açıklık getirmiştir. Nitekim, GKRY lideri Hristofyas’ın temsilcisi Yakovu da Garantiler ile ilgili 12 Nisan’da yaptığı açıklamasında “Türk tarafının “Kıbrıs Cumhuriyetini” reddederken 1960 Garanti anlaşmalarını kabul etmesinin mümkün olmadığını ve garanti sisteminin başarısızlığa uğradığını” iddia etmiş ve “GKRY’nin AB üyesi olduğunu bu sebeple garanti anlaşmasının eskidiğini” ileri sürmüştür. Bu zihniyetle de teknik komitelerdeki çalışma gruplarının da bu konuyu ele alacağını ifade etmiştir. Bu açıklamalar ile teknik komitelerde görev yapan kişilerin Garantiler konusunu da gündemine aldığı ve masa başında görüşmeye hazır olduklarını bizlere göstermez mi? Başbuğ Paşa’nın açıklamalarının ekseninde yatan tüm sözleri gerçekte masa başındakilere bir uyarı niteliğindedir. Bu ciddiyetle takip edilmesi gereken bir konudur.



Öte yandan, yaklaşık bir ay önce Yunanistan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyani’nin 18 Mart günü “Garantörlüğe gerek yok, en büyük garantör AB” beyanatı masa başında sulandırılması öngörülen garantiler konusunun ne derece tehlikede olduğunu da gözler önüne sermiştir.



Özellikle de geçtiğimiz haftalarda Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barosso’nun Türkiye ziyaretinde Türkiye’nin AB sürecinde Türklere destek veren açıklamalarda bulunarak sırt sıvazlamasının perde gerisinde ele alınan Kıbrıs anlaşmazlığında neler görüşüldüğü oldukça merak konusudur. Zira 27 Mart 2008 Rum günlük gazetelerinden Fileleftheros gazetesinde neşrolunan “Hristofyas Barossoya Ankara ile ilgilenin” manşetinden verdiği haberinde “Yoldaşım olan Talat için endişelenmeyin, AB bütün dikkatini Ankara’ya yöneltmeli” şeklindeki açıklaması son derece hayatidir. Nitekim bu açıklamalardan sonra geçtiğimiz haftalardaki Barosso’nun Ankara ziyareti sıradan bir konu değildir.



Bu kritik dönemde daha önceki köşelerimde de ele aldığım 8 Temmuz 2006 mutabakatının süreci ve içeriğinde ilk hançeri yiyen Kıbrıs Türkünün acaba bundan sonraki süreçte ikinci hançeri yemeyeceğinin garantisini bizlere kim verebilir? (!)


Emete GÖZÜGÜZELLİ (Ayşe Kocatürk)


http://www.aysekocaturk.com/HaberOku/?id=NTIw



Henüz yorum eklenmemiş..

Üzgünüm, sadece üyeler yorum gönderebilir, üye iseniz giriş yapınız.