HunTürk Türkçü Turancı Otağ
Üyelik Girişi
Misafir:147 kişi
Ben, yabancı kaynaklı hiçbir fikri benimsemeye tenezzül etmeyecek kadar millî şuur ve gurura malik bir Türk'üm. Siyasi, içtimai mezhebim Türkçülük'dür. Hüseyin Nihâl Atsız
HÜSEYİN NİHÂL ATSIZ
- NİHÂL ATSIZ'IN SAVUNMASI
- Atsız Ata'nın Dergileri
- Hüseyin Nihal Atsız'ın Hayatı
- Atsız'ın Kronolojisi
- Atsız Ata'nın Sesi
- Nihâl Atsız'ın Vasiyeti
- 3 Mayıs 1944
- Resimleri
Dinin bir ruh ihtiyacı olduğunu bilim kabul etmiştir. Daha zekasının pek
iptidaî olduğu zamanlardan beri, insanların din sahibi oldukları da bilinen
gerçeklerdendir. Zekanın ve bilimin yükselmesiyle dinler de yükselmiş, tek
Tanrılı dinlerle dinler çağı kapanmış, din uğruna yapılan korkunç savaşlar ve
kırgınlıklardan sonra medeni dünyada din, fertlerin vicdanına sığınmış, bir
kanaat olarak saygıdeğer bir yer kazanmıştır. Artık medeni insanlar arasında din
tartışması yapılmıyor. Dinler hakkında avamî yazılar değil, ancak bilginlerin
etüdleri yayınlanıyor. Medenî insan, başkalarının dini inancına saygı
gösteriyor. Kimseyi propaganda ile kendi dinine çağırmıyor.
Türkiye'de bir zamandır dine karşı takınılan yanlış tutum, yemişlerini vermeye
başlamıştır. Mabedsiz şehir kurmakla övünen budalalar, çirkin harabelerin mabed
haline getirileceğini düşünememiştir. Cumhuriyetin başlarında, artık görevi ve
faydası kalmamış Arapçı ve Arapçacı softa takımı tasviye olunurken, milletin
manevi ihtiyacı düşünülerek asrî din adamları yetiştirecek özlü bir din okulu
açılsaydı, bugün il ve ilçe merkezleri, doktor payesine erişmiş din adamları ile
dolar, bunlar köyleri de kontrol ederek yobazlığa engel olur ve İstanbul gibi
şehirde çatalı ve radyoyu haram eden beyinsizler halka vaaz edemezdi.
Mabedsiz şehrin ilk yemişi Ticanîlik, onun olup kurtlanmışı da Nurculuk oldu.
Nurculuk nedir? Gazetelerde ikide bir görülen Nurcular, Nur risalesi talebeleri
kimdir? Aralarında avamdan aydına kadar, mühendis, avukat ve doktora kadar her
türlü adamın bulunduğu Nurculuk, "Saîd-i Nursî" adında cahil bir Kürdün peşine
takılmış cahil bir sürü, Nur risalesi talebeleri de Saîd-i Nursî'nin o çetrefil
ve cahil Kürt Türkçesiyle yazdığı risaleleri atom fiziği ve Einstein nazariyesi
okur gibi toplanıp okuyan bir yığın zavallıdır.
Saîd-i Nursî denilen adam, eskiden Saîd-i Kürd-î diye bir takım risaleler
yayınlayan, Türkçe bilmez, daha nokta ile virgülün nerede kullanılacağını
bilmekten âciz, Şafiî mezhebinden bir Kürttür. Mütareke yıllarında İstanbul
sokaklarında millî Kürt kılığı ile dolaşarak caka yapmıştır. Bu cakacı Kürt
kendisine "Bedîüzzaman" demekte, müridleri de bu adı bir övünçmüş gibi
kullanarak şeyhlerini bu adla ululamaktadır. Bedîüzzaman, "zamanın harikası"
demektir. Kürt Said cidden zamanın harikasıdır. Yirminci yüzyıl gibi bir zamanda
bu bilgisizliği ve iptidaîliği ile ortaya atılmakta gösterdiği pişkinlikle
zamanın harikası, bundan daha fazla olarak da onbinlerce, belki yüzbinlerce
Türk'ü ardına takmakta gösterdiği başarıyla gerçekten zamanın bir harikasıdır.
Zamanın bu harikası, bu Kürt Said, aslında bir Kürt milliyetçisidir. Nasıl
Moskofçular Türk milletini yıkmak için ortaya sosyal adalet ilkesiyle atılıyor,
yoksulların davasını benimsemiş görünüyorlarsa, Kürt Said de ortaya Müslümanlık
ve kardeşlik çığırtkanlığı ile çıkıyor. Kürtçülük davasını açıkça güdemiyeceği
için, Türkçülüğü yıkacak ağuları Müslümanlık ve Nurculuk diye ileri sürüyor.
Müritlerine veya kendi tabiriyle Risâle-i Nur şakirtlerine evlenmeyi yasak
ediyor. Çünkü evlenip çocuk sahibi olurlarsa, o çocukların kötü ve dinsiz olma
ihtimali varmış. Tabiî, dağdaki Kürdün bu büyük ve ilâhî buyruktan haberi
olamıyacağı için, o evlenecek ve Kürtler çoğalacak. Herkesin sözüne inanan saf
Türkler ise, büyük mürşidin buyruğu ile evlenmiyecek, böylelikle Türk soyu
azalacak ve Kürt Şeyh Said'in 1924'de yapamadığını, Kürt Molla Said (yani
Bedîüzzaman) kırk yıl sonra yapmış olacak.
Kadını şeytanın askeri sayarak evlenmeyi yasak eden dinin, Zerdüşt dini olduğunu
bilmeden koyu Müslümanlık adı altında bir nevi Mazdeizm yaptıklarının farkında
olmayan bu beyinsizler sürüsüne ne demeli? Urfa'daki mezarının bir baş belası
haline gelmemesi için, söylentilere göre, General Mucip Ataklı tarafından
ortadan kaldırılmasından sonra, bu kaldırmaya inanmayarak Kürt Said'in oradan
uçtuğuna inanacak kadar şuursuz olanlara ne denebilir? Millî talihsizlik, akıl
hastanesi kliniklerinde yatması gerekenlerin halk arasında dolaşmasındadır.
Ciddi tedbirler alınmazsa, bu dinî cinayet daha yıllarca sürecektir.
Nur risalesi (kendi tâbirleriyle risale-i nur) denilen sayıklama kitapları pek
çoktur. Beyni örümceklenmiş zavallılar bu sayıklamaları elle yazarak, yahut
şapirografi veya taşbasmasıyla çoğaltarak onbinlerce satarlar. Bunu satmak için
kasaba kasaba, köy köy dolaşan Nurcular vardır. Bunları satarak sevaba girerler.
Sözde Türkçe olan bu sayıklama kitapları, Kürt hamalların fikir seviyesinde
yazıldığı için, kimse birşey anlamaz. Anlamadığı için de, onda gizli hikmetler,
yüksek gerçekler olduğu kuruntusuna kapılır.
Bir zamanlar bu sayıklamalardan bana da bir tane yollamışlardı. Kendimi
zorlayarak okuyabildiğim bir tanesinde, Kürt Said radyodan bahsediyor, dünyanın
bir ucundan söylenen bir sözün kutudan duyulmasını kutudaki meleklerle
açıklıyordu.
İşte, aşağı tabaka ile birlikte doktor, mühendis ve avukatın da şeyhi, pirî
olan, kendisinden "efendi hazretleri" diye söz ettikleri Kürt Said'in seviyesi
budur.
Fizikten, titreşimden haberi olmayan, müsbet bilimin kıyısından dahi geçmeyen
bir yobaz, radyo hakkında ancak bu kadar düşünür. Fakat bilgisizliğini de
anlamaktan âciz olan o kara cahil, bu katmerli bilgisizliğine bakmadan, Türkler
aleyhinde hüküm çıkarmaktan da geri kalmıyor. Nur risalelerinin birinde, Ye'cüc
Me'cüc denen ve dünyayı yok edecek olan korkunç yaratıkların Özbek, Tatar ve
Kırgız gibi "akvâm-ı vahşiyye" (yani vahşi kavimler) olduğunu yazmıştı.
Sevsinler medenî Kürdü!... Özbek, Kırgız ve Tatarlar arasında okuyup yazma
nisbeti % 90'dır ve aralarında atom bilginleri de olmak üzere her bilim dalında
yüzlerce bilgin ve uzman bulunmaktadır.
Kendisini Nurculuğa kaptırmış olan bir avukatla geçen yıl aramda küçük bir
konuşma olmuş, Kürt Said'de ne bulduğunu kendisinden sormuştum. "Kuran'ın en
güzel tefsirini yapmıştır." diye cevap vermişti. Bu genç avukat eski yazıyı
bilmiyor, Kuran'ın şimdiye dek en büyük İslâm bilginleri tarafından üç İslâm
dilinde yapılan tefsirlerinden habersiz bulunuyordu. Bunu kendisine boşuna
anlatmaya çalıştım. Bir kere çileden çıkmış, aklın ve mantığın dışına uğramıştı.
Bir safsataya inanla uğraşmak neye yarar? Bugün devlete düşen görev, bunun
sebeplerini arayıp bularak tedavisine gitmektir.
Bana göre Tîcânilik, Nurculuk, yobazlık, komünizm ve partizanlık gibi
hastalıkların sebepleri, milli ülküden yoksunluktur. Tıpkı normal yemek
bulamayan aç çocuğun duvarı yalaması, yerde bulduğu faydasız ve zararlı şeyleri
yemesi gibi, bağlanacak büyük bir ülkü bulamayan insanlar, abur cubur
düşüncelere kurtarıcı diye yapışıyorlar. Çünkü insanlar bir fikre bağlanmaya
mecburdur. Bu istidat insanlığın mayasında vardır. Bunu hiçbir kuvvet önleyemez.
Türkiye'de gerçek ülkü olan Türkçülük türlü bahanelerle baltalanmasa, gerçek
Türkçü olan eski "Milliyetçiler Derneği" 1953'de kapatılmasaydı, bunlara gelişme
imkanı verilseydi, bugün memlekette partiler üstünde, gayet ateşli ve şuurlu bir
milliyetçi topluluk bulunacak, hükümetler güç durumlarda bunlardan yardım
isteyebileceklerdi.
Türkçülük insanlara hiçbir vaitte bulunmuyor, maddi veya manevi birşey vermiyor.
Yalnız istiyor... Fedakarlık ve feragat istiyor. Nurculuk ise cennet va'dinde
bulunuyor. Ebedî saadet, cennette köşkler, yemekler, huriler va'dediyor....
Kafası işlemeyen, hatta aslında materyalist olanlar tabiî Nurculuğu seçecektir.
Netekim bunu kendileri de söylüyor "Türkçülük mezara kadar... Ondan sonra ne
olacak?" diyor... Tabiî ondan sonrasını kendilerine Kürt Said hazırlayacak.
Kürt Said'in 1327 ( 1909 ) yılında, İstanbul'da Vezir hanındaki İkbal-i Millet
matbaasında basılmış bir eseri vardır. Adı: "İki Mekteb-i Musîbetin
Şahâdetnâmesi Yahut Divan-i Harb-i Örfî ve Saîd-i Kürd-î" dir. Kendisinin Saîd-i
Kürd-î Yani Kürt Said) olduğunu tastik ettiği bu eserde, eserin muharriri diye
de kendisini "Bedîüzzaman" diye taktim etmektedir. Eserin tâbii, yani editörü de
"Kürdîzade Ahmed Ramiz" dir. yani dört başı mâmur bir eser. Bu 48 sayfalık
eserin "hâtime" kısmı (44-48. sayfalar) Kürt Said'iin içyüzünü göstermesi
bakımından çok ilgi çekicidir. Bunun aynen alıyor ve ağdalı bir dille yazıldığı
için açık Türkçeye çeviriyorum: Ebnâ-i cinsime burada birkaç söz söylemezsem,
bence bahs nâtamam kalır. ( Soydaşlarıma burada birkaç söz söylemezsem, bence
bahis eksik kalır.)
Ey Asurîler ve Keyânîlerin cihangirlik zamanından pişdar, kahraman askerleri
olan arslan Kürtler!... Beşyüz sene yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır.
Yoksa sahrâ-i vahşette vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir.
Hikmet-i ilâhî denilen makine-î alemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme
mümted ve müteşa'ib kanun-i nûrân-î ilâhînin müessisi olan hikmet-i ilâhî ufk-i
ezelden engüşt-i kaderi kaldırmış, size emrediyor ki, tefrika ile katre katre
müteferrik su gibi zayi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle tevhit ve
mezcederek zerrâtın câzibe-i cüz'iyyeleri gibi gibi bir câzibe-i umum-î millî
teşkili ile Kürt gibi bir kütle-i azîmi küre gibi tedvir ederek şems-i şevket-i
islâmiyye Osmâniyyenîn mevkibinde bir kevgeb-i münevver gibi câzibesini ittiba
ile muvazene ve âheng-i umumiyyeyi muhafaza ediniz. ( = Ey Asurlular ve
Ahemenidlerin cihangirlik zamanında, onların öncüleri ve kahraman askerleri olan
arslan Kürtler! Beşyüz yıldır yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa
vahşet ve gaflet sizi vhşet sahrasında yağma edecektir. İlâhi hikmet denilen
âlem makinesinin nizamı ve telgraf hattı gibi bütün âleme dalbudak salan
Tanrı'nın nurlu kanununun kurucusu olan ilâhî hikmet, ezel ufkundan kader
parmağını kaldırmış size emrediyor ki: Ayrılık, gayrılıkla damla damla dağınık
sular gibi boşa giden hamiyet ve kuvvetinizi milliyet fikriyle birleştirip
kaynaştırarak zerrelerdeki küçük cazibelerden bir umumî ve millî cazibe teşkili
ile Kürtler gibi büyük bir kütleyi dünya gibi döndürerek İslâm ve Osmanlı şevket
güneşinin mevkibinde parlak bir yıldız gibi cazibesine uymakla muvazeneyi ve
umumî ahengi muhafaza ediniz.)
***
Görülüyor ki Kürt Said, zavallı Kürtlere eski Asur ve İran ordularının hayali
öncülüğünü yaptıracak kadar koyu bir Kürt milliyetçisidir ve çapraşık acemî
ifadesiyle Kürtleri Kürt milliyetçiliği etrafında birleşmeye çağırmaktadır.
Bunun hiçbir tevili, tesfiri yoktur. Beyninde ve gönlünde kötü düşüncesi
olmayanlar, bu açıklıktan sonra onun bir İslâmcı değil, bir Kürtçü olduğunu
kabule mecburdur.
Bundan sonrasını, zaten anlaşılmaz ve bozuk ifadeli metinden sıyırarak yalnız
tercümesini (evet, bu kelime yerindedir) vermek suretiyle okuyucuları boşuna
yormaktan alıkoyacağım. Bundan sonra Kürt Said şöyle diyor:
Süphan ve Ağrı dağları gibi geleceğin yüksek dağlarının doruğunda ayağa kalkmış,
nefse esir olmayı yasak etmiş ve başkasına tecavüzü caiz görmeyerek şeriata
dayanmış olan hürriyet sultanı yüksek sesle sizin gibi mâzinin en derin
derelerinde gafil ve dağınık bir kavme, cehalet ve yoksulluğa hücum için "fen,
sanat ve silâh başına, ileri arş" emrini veriyor.
Hakikat denilen tabakalar altında örtülü ve mahpus kalmış ve istibdadın yok
edilmesiyle omuzu üstünde olan cehalet ve gafletin hafiflemesi sayesinde
harekete gelip kalkmaya teşebbüs etmiş bulunan hakikatler habercisi, size her
cihetle haber veriyor ki, mahiyetinizde kaderin ektiği istidatları ve
mukadderatınızı fiile çıkaran ve kavmi mahiyetinizde saklanmış olan seciyenizi
maarifin hayat suyu ile sulamanın vaktidir. Yoksa kuruyup çürüyecektir.
İhtiyaç denilen, medeniyetin babası ve ilerlemelerin kurucusu olan üstad,
sillesini kaldırmış, size hükmediyor: Ya hayat ve hürriyetinizi bu vahşet
sahasında yağma ettireceksiniz, yahut medeniyet alanında fen ve sanat balon ve
trenine binerek istikbali karşılayacak ve olgunluğun Kâbesine koşacaksınz.
Milliyet denilen mâzi derelerinde, hâl sahralarında ve istikbâl dağlarında çadır
kurmuş olan Rüstem-i Zâl ve Selâhaddin-i Eyyubî gibi, herkesi başkasını haysiyet
ve şerefiyle şereflendiren ve yüksek duyguların timsali olan milliyet fikriniz
size kesin emirle emrediyor ki, her biriniz umum bir milletin hayatının mâkesi,
saadetinin koruyucusu ve bütün milletin müşahhas misali oldunuz. Şimdiki gibi
bir şahıs değil, bir millet kadar büyüyeceksiniz. Zira, maksadın büyümesiyle
himmet de büyür ve millî hamiyetin galeyanıyla ahlâk da yükselir.
Kavimlerin saadetinin sebebi olan ve millî hakimiyeti temin ile hayat
makinesinin buharı olan hürriyetteki cüz'i iradeyi istibdadın söndürmesinden
kurtaran ve şer'î meşveretin mayasıyla mayalandıran meşru meşrutiyet, sizi
imtihan meclisine davet ediyor. Erginlik çağına vardığınızı ve vâsîye
ihtiyacınız olmadığını görmek istiyor. İmtihana hazırlanınız. Varlığınızı
birleşerek gösteriniz. Millî hamiyet ve şahsî fikir ve vicdanınızı milletin
müşterek kalbi ve aklı gibi gösteriniz. Yoksa sıfır alacaksınız ve hürriyet
şahadetnamesi elinize verilmeyecektir.
Mâzide dağınıklığınıza sebebiyet veren birinizdeki bencillik fikri şimdi
istikbalin medeniyet saadethanesinde icad fikrine, şahsî teşebbüse ve hürriyet
fikrine inkılâb edecektir. Hattâ diyebilirim ki, başkalarının sükûtî
medreselerine nisbetle sizin gürültülü olan medreseleriniz bir ilmî mebuslar
meclisini gösteriyor. İmam arkasında fatihalar okuduğunuz zamandaki semâvî ve
rûhânî vızıltılarınızda, mezhebî ve kavmî mahiyetinizdeki istidat, meşrutiyet
sırrına kaderin bir îmâ ve nişanı vardır.
"İnsan için çalışmaktan başka yol yoktur" sözünün öteki ifadesi, şahsî
teşebbüstür. Her kemâlin kurucu ve koruyucusu olan cesaret ve millî namus
emrediyor ki, şimdiye kadar nasıl maddi şecaatte terakki ettinizse, şimdi de
akıl ve medeniyet meydanında millî namusu çiğnetmeyiniz. Millî duyguların mâkesi
olan, kıymetinizin ölçüsü olduğu halde ihmalinizle gayet çapraşık bununan
diliniz, tûbâ ağacı gibi bir ağacın tecellisine müstatken, böyle kurumuş,
perişan ve edebiyatsız kalmış olduğundan, diliniz sizden millî hamiyete
şikâyette bulunuyor. İnsanda kaderin sikkesi sikkesi lisandır. Anadil tabiî
olduğundan, kelimeler zihne kendiliğinden gelir. Zihin çatallaşmaz, O zihne
giren bilgiler taş üzerinde oyulmuş gibi bâki kalır. Millî dille görünen herşey
hoş gelir. Millî hamiyetin bir misalini size takdim ediyorum. O da Mutkili Halil
Hayâlî Efendi'dir. Millî hamiyetin her şubesinde olduğu gibi, dil alanında da
dilimizin esası olan elifbe, sarf (gramer) ve nahvini (sintaksını) vücuda
getirmiştir. Hakikaten Kürdistan madeninde böyle bir hamiyet cevherine
ratgeldiğinden, istikbalimizi onun gibi birçok cevherler ışıklandıracaktır.
İşte bu zat bir hamiyet örneği göstermiş ve tekemmüle muhtaç dilimize bir temel
atmıştır. Onun izinden gitmeyi ve temeli üzerine bina kurmayı hamiyet
sahiplerine tavsiye ediyorum.
Bedîüzzaman Saîd-i Kürdî
Kürt Said'in tam bir Kürt milliyetçisi olduğunun bu yazıdan daha kesin bir
tanığı olamaz. Böyle olmayıp da, yalnız geri kalmış Kürtleri kalıkındırmak amacı
gütseydi, onlara "Bilgi sahibi olun" demekle yetinir, medeni ve ebedî Türkçe
dururken, millî dil diye kaba ve iptidaî Kürtçeyi tavsiye etmezdi. Meşrutiyetin
memlekette yaptığı sarsıntıdan ve otoritenin zaruri gevşemesinden faydalanarak,
Türkiye'yi parçalamak ve kendi cemaat gayelerini gerçekleştirmek isteyen
Hıristiyan tebaalar gibi, bu müslüman kardeş de İmparatorluğun bütün yükünü ve
çilesini çekmiş olan Türkleri vurmaya çalışıyor. Kendilerine tarih ve şeref
uydurmak ihtiyacında olan bütün iptidaî cemaatler gibi, roman kahramanı olan
Zâloğlu Rüstem'i ve ancak anası Kürt olan Selâhaddin Eyyubî'yi Kürt kahramanı
diye ileri sürüyor. Kürtlerin mevhum meziyetlerinden bahsediyor. Kısacası,
onlara devlet kurdurmaya çalışıyor. Tabiî devletin buna müsaade etmeyeceğini
anladıktan sonra, Saîd-i Kürd-î adını Saîd-i Nursî yaparak ve Nur risaleleri
diye cehlin ve taassubun örneği olan karalamalar düzerek, bir din mürşidi gibi
ortaya çıkmaya başarıyor.
Bizim için şaşılacak nokta, onun şu veya bu davranışı değil, onbinlerce, belki
yüzbinlerce gafil Türk'ün, bu cahil Kürd'ün arkasından gitmesi, onun cahilâne ve
hâinâne öğütlerine körü-körüne boyun eğmesidir.
Şimdi bu gafil Türklere hitap etmek istiyorum:
Siz, Türk ve Müslüman mısınız? Türkseniz, hangi sebeple cahil bir Kürdün
ardından gidiyor, onun telkinleriyle kendi ırkınızı, kendi dilinizi hor
görüyorsunuz? Aranızda "Türkçe de dil mi?" diyen ahmaklar, resmî dilin Arapça
olmasını isteyen hainler var. Siz ne biçim Müslümansınız ki, cahil bir Kürd'ün
telkini ile evlenmeyi lanetliyor, dinsiz çocuklar yetişir de günaha gireriz diye
bekâr kalmaya azmediyorsunuz? Putperest olduğunuzun farkında değil misiniz? Bir
cahil Kürd'ün sakalını, tırnaklarını, abdest aldığı suyukutsal emanetler gibi
saklamak hangi Müslümanlığın, hangi insanlığın, hangi temizlik kaidesinin, hangi
şuurun işidir? Uyanın! Radyoyu melekle açıklamaya kalkan bir budalanın müridi
olarak eşe dosta, dosta düşmana karşı gülünç olmayın. Müslümanlık, temeli
atılmış, büyük bilginlerini yetiştirmiş, tedvin olunmuş bir dindir. Onun yeni
baştan açıklanması için Kürt Said gibi maskaralara ihtiyaç yoktur.
Bana bu yazıyı yazdıran, Trabzon'dan yollanan acayip bir nesne oldu. Çok küçük
boyda, 8 yapraklık bir broşür olan bu nesne, hangi basımevinde basıldığı belli
olmayan bir Said-i Kürd-î reklamıdır. Gönderen, O. Nuri Kurt adında tanımadığım
birisidir. İçinde Kürt Said'in sayıklamalarından parçalar var. İkinci yaprağın
ikinci yüzündeki şu hezeyana bakın:
"Aziz, sıddık kardeşlerim:
Siz kat'î biliniz ki, risâle-i nur şakirtlerinin meşgul oldukları vazife rûy-i
zemindeki en muazzam mesâilden daha büyüktür."
***
Evet! Sizin vazifeniz cidden büyüktür. Haçlıların, bozuk iradenin, azınlık
ihanetlerinin yıkamadığı Türkiye'yi cehaletiniz, gafletiniz ve hamakatinizle
yıkacaksınız. Türklüğü inkâr ederek, şeriati Anayasa ve Medenî Kanun durumuna
getirerek, evlenmiyerek, yalnız kalan kadınları evlere tıkarak, eski yazıyı
getirip Arapçayı resmi dil yaparak, İslâmiyetten önceki tarihimizi küfürdür diye
kitaplardan kazıyarak Türklüğü yıkacaksınız. Bunu yaparken, ölü Stalin'le, sağ
Makaryos'un müttefiki olduğunuzun asla farkında olmıyacaksınız. Müslüman
geçindiğiniz halde Peygamber'in "Evlenip çoğalınız" anlamındaki hadîsini hiçe
sayarak, Kürt Said'in evlenmemek hususundaki hezeyanlarına baş eğmekle kimin
ekmeğine yağ sürdüğünüzün farkında olmıyacak kadar acınacak yaratıklarsınız.
Neymiş o sizin meşgul olduğunuz büyük vazife? Bir odaya kapanıp Kürt Said'in
hezeyanlarını okuyarak kendinizden geçmek mi? Bu zavallı ve gülünç halinizle
siz, aslında ruhî tababetin ve marazî ruhiyatın konusu olabilirsiniz. Kendisi
genç ve güzel bir kadın olduğu halde, ihtiyar, çirkin ve kör bir zenci ile
evlenen Amerikalı artist gibi anormal zevk sahipleri dünyada seyrek görülen
nesne değildir. Sizinki de kendi içinizde kalsa, Türklüğün aleyhine yönelmese,
belki böyle sayılabilir. Fakat Cennet va'di ile gafilleri avlıyor, onların milli
duygusunu yıkıyor ve Türklükten ayırıyorsunuz. Araplarla aramızda bir dâva oldu
mu, mutlaka Arapları haklı buluyorsunuz. Türk - Arap savaşı olursa, "Din
kardeşime silâh çekmem" diyorsunuz.
İşte, sizin üstadınızın kimliğini kendi yazısıyla gösterdim. Onun bir Kürt
milliyetçisi olduğu apaçık ortaya çıktı. Bu açıklamadan sonra, gerçeği kabul
edip de Türklüğe dönerseniz, hoş... Yine eski sapıklıkta inat ederseniz, sizin
vicdanınızdan şüphe etmeli...
EK:Ötüken, 7 Mart 1964, Sayı: 109
Sayfa İşlemleri:
Menü
Türk Otağı |
English |
Makaleler |
Etkinlikler |
İçerik Kategorileri |
Haber Arşivi |
Kitap Tanıtım |
Şiirler |
Bağlantılar |
Dosyalar |
Videolar |
Anket: Ülkemizin içinde bulunduğu durum..? |
Gazete Manşetleri |
Site Ağacı |
Siteniz için |
Rss Haberler |
Videolarımızdan
pkk itlerine bomba
Dosyalarımızdan
Cengiz Han Belgeseli 3


