HunTürk Türkçü Turancı Otağ
 
Üyelik Girişi
Misafir:169 kişi


Kütüphane:

Türkçülük, bir fikir olduğu kadar da inançtır. İnanç olduğu için de tartışmasız, tenkitsiz kabul olunur. Onun tartışılacak ve tenkit olunacak tarafı temeli, esası değil, ayrıntılarıdır. Hüseyin Nihâl Atsız 

Haber »» Garantiler Mi İdam Sehpasında Yoksa Onu Yatıranlar Mı?

Emete GÖZÜGÜZELLİ



Kıbrıs konusunda iktidar güçlerinin bir an önce “halkı çözüme hazır hale” getirmek için yaptıkları çalışmaların ekseninde esasen “birleşik Kıbrıs” hayali yatmakta olduğu bilinen bir gerçektir. Bu maksada destek için Nisan ayı içerisinde Girne’de “Avrupa’daki Türkiye kökenli milletvekilleri Kuzey Kıbrıs Zirvesi” gerçekleştirildi. Anılan toplantıda Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat iki taraf arasında ciddi bir düzelme yaşandığına işaret ederek “Olumsuzluklar da var. Ancak eskiden olmayan çok ciddi olumlu gelişmeler var. Bu olumlu gelişmeler bir birikim yaratma potansiyeline sahiptir. İki halk arasındaki ilişki yavaş yavaş iyileşme trendine girdi” şeklindeki açıklamalarda bulundu. Bu açıklamaların içeriğinin doğru tespit edilmesi oldukça önem arz etmektedir. Açıkçası, Talat’ın ifade ettiği “her iki taraf arasında var olan iyileşme trendinin” hangi yönlerde gerçekleştiği doğrusu merak konusudur. Özellikle de önceleri Türk tarafı Annan planı zemininde görüşmelerden bahsederken, diğer tarafın da 8 Temmuz 2006 mutabakatı çerçevesinde görüşmelere başlanması yönündeki açıklamaları dikkate alındığında Talat’ın bahsettiği iyileşmenin hangi çerçevelerde cereyan ettiği düşündürücüdür.

Öte yandan Talat’ın, 27 Nisan 2008’deki TAK haber ajansına düşen açıklamalarında, Annan planı ile ilgili; “Bir kere biz Annan planını görüşeceğiz, onu masaya koyup görüşeceğiz” demedik. Ama biz şunu dedik; bizim taraf açısından, biz Annan planının ruhuna sadığız ve Annan planının unsurlarını görüşme masasına getireceğiz. Rum tarafı reddetti, ama benim halkım da kabul etti. Benim halkım kabul ettiğine göre, benim o planın unsurlarını masaya götürmem kadar doğal ne olabilir. Annan planı mükemmel bir plan olmamasına rağmen, benim halkım tarafından onaylandığına göre ben onun ruhuna sadık olabilirim, bu çok doğal karşılanmalı” şeklindeki açıklamaları oldukça düşündürücüdür. Talat bu sözleri ile ne demek istemektedir? Öyle görünüyor ki Talat’ın Annan planı söylemi yerini Annan planı ruhuna bırakmıştır. O ruh ki kendisine çoktan Kıbrıs Türkü tarafından el fatiha denmiştir. Ölen ruhun ardından ise halkımız artık KKTC Devletine sımsıkı sarılma arzusu büyümüştür.



Özellikle de Talat’ın her iki tarafın da kabul edeceği bir plan hazırlanmalı şeklinde devam eden beyanatı, esasen 5 Temmuz 2005 yılında Başbakan Ferdi Sabit Soyer ile dönemin Rum Meclis Başkanı ve AKEL Genel Sekreteri Dimitris Hristofyas’ın güney’de AKEL Genel Merkezinde yaklaşık 2.5 saat süren görüşme sonrasında yaptıkları basın açıklamasında yer alan açıklamaları ile örtüşmekte olduğu gözlemlenmektedir. Hristofyas ve Soyer’in “Kıbrıs Türkünün “evet”ini rencide etmeden, Rum tarafının “hayır”ını da gönül rahatlığı ile “evet”e çevirecek çalışmaları başlatacakları, varacakları anlaşmanın temelinde “ortak vatan” yaratmak olduğu, bunun da siyasi eşitliğe dayalı iki toplumlu ve iki bölgeli federasyon temelinde olacağını açıklamışlardı. Nitekim bugün bu söylem değişmemiş olduğu görülmektedir.



Hakikat şuydu ki güney temsilcileri ile gerçekleştirilen her toplantıda değinilen “iki bölgeli, iki toplumlu siyasi eşitlik temelindeki federal bir yapı” açıklamalarına nedense garantiler ve buna bağlı olan temel kuruluş antlaşmalarının parametreleri hiç ağza alınmamakta olduğu gerçeğidir. Talat’ın da daha önceleri dillendirdiği Annan planını görüşmelere hazır olduğu söylemi, şimdi Annan planı olmasa da olur, ancak onun ruhu olmalı şeklinde değişikliğe uğramıştır. Bu konu oldukça ciddidir. Zira Talat’ın “biz bir kere Annan planını görüşeceğiz, onu masaya koyup görüşeceğiz demedik” şeklindeki sözleri Rumların şuan ki söz ve demeçleri ile örtüşmekte olduğunu da göstermektedir. Bunun için olsa gerek ki, Avrupa Türk parlamenterlerinin zirvesinde yaptığı açıklamada her iki taraf arasında ciddi yakınlaşmalar olduğundan bahsetmiştir.



Daha önce Ferdi Sabit Soyer’in Hristofyas’la birlikte yaptıkları ortak açıklamada Kıbrıslı Türklerin “evet”ine zarar gelmemelidir” sözü bugünkü süreci Talat’ın yaptığı son açıklamaları ile daha net hale getirmektedir. Zira, yapılan açıklamalar ile ileride Kıbrıs Türklerinin önüne sunulacak olan herhangi bir belgeye, içeriği ne olursa olsun yine“evet” denmesi sağlanmak istenmektedir. Ancak bugün Kıbrıs Türkünde pek çok kişinin Annan planına “evet” dediği için pişman olduğu gerçeği göz ardı edilerek hareket edilmektedir. Bu durumun dikkate alınmadığını bir yana bırakacak olursak, diğer taraftan muhalefet partilerin bile arzulanan çözüm konusundaki görüşleri dikkate alınmamakta olduğu ortaya çıkmaktadır. Cumhurbaşkanı Talat’ın bu konuda daha hassasiyet göstermesi gerekmektedir.



Garantiler mi İdam Sehpasında Yoksa Onu Yatıranlar mı?(II)



Şüphesiz ki, Kıbrıs Türklerinin kamuoyu önünde her daim ne sunulursa sunulsun “evet” diyecek konumda olması için BM, AB ve ABD kanadı KKTC’deki sivil toplum örgütlerini kullanma yoluna gitmektedirler. Özellikle de Haziran sonunda başlayacak görüşmeler sürecinde taraflara sunulması düşünülen planın esasen Rumların lehine şekillenmesi için çalışmalar yapılmakta olduğu yüksek bir ihtimaldir. Bu çalışmalar yapılırken de adada Kıbrıs Türklerinin üzerinde USAID,UNOPS, UNDP fonları harekete geçirilerek gençlik, eğitim, kadın, dinler arası diyalog, kültürel miras, konularında Kıbrıs Türklerinin kıskaca alınması hedeflenmekte ve kitle tabanın hareketleri Sivil Toplum Örgütleri ile yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Bu çalışmalarda ise Kıbrıs Türklerinin “milli ve manevi bilinçten yoksunlaştırılarak birleşik Kıbrıs’a evet demesinin sağlanması” ana hedeftir. Kendi tarih, kimlik, din ve milli bilincinden yoksunlaştırılan ve sadece kendini “Kıbrıslı” diye tanımlaması için gerçekleştirilen etkinliklerde büyük rol sahibi olan bu güçler adada yeniden harekete geçmek için çalışmalarını hızlandırmışlardır. Bu yolla şuan AB üyesi olan GKRY’nin AB müktesebatında 1960 “Ortaklık Cumhuriyeti”nin Garanti ve İttifak antlaşmalarının temel parametrelerinin yer aldırtmaması gerçeği de kamuoyunun bilgisinden uzak tutulmaya çalışılmaktadır. Bu temel parametrelerin müktesebatta yer almaması ileride Türkiye’nin adanın garantörlüğü konusunda dışlanmasının hedeflendiğinin de apaçık göstergesi durumundadır.



Keza, Annan planına “evet” diyen birçok kişinin, oluşturulan teknik komitelerde görevlendirilmesi büyük tepkilere yol açsa da iktidar güçlerinin bu konuda duyulan tedirginliklerin giderilmesi yönünde herhangi bir adım atmadığı görülmektedir. Acaba Kıbrıs’ta iki taraf arasında var olduğu iddia edilen yumuşama yani yakınlaşma açıklamaları bir hakikatimi yansıtmaktadır? Şayet KKTC’nin makamları ülkemizde gerçekleştirilen Avrupa’daki Türk parlamenterlerin zirvesinde sadece “Kuzey Kıbrıs” tabirini kullanırlarsa tabi ki Rumlarla bir kriz yaşanmaz. İlginç olan şudur ki bahse konu zirvenin gerçekleştirildiği sırada Güvenlik Konseyi Başkanlığı Kıbrıs konusu ile ilgili bir açıklamada bulunmasıdır. Bu açıklamada Türk tarafının “Annan planı” zemininde iki toplumlu iki kesimli siyasi eşitliğe dayalı çözüme atıfta bulunmaktan ziyade sadece Kıbrıs’ın iki bölgeli iki toplumlu federasyon ve BM kararlarında belirtildiği şekilde siyasi eşitlik temelinde birleştirilmesine olan bağlılığının teyidi yapılmış ve BM Genel Sekreterinin bu yöndeki çalışmalara destek vermeye hazır olduğu açıklanmıştır. Bu açıklamalar Rumlar tarafından memnuniyet verici bulunmuştur. Buna gerekçe olarak da daha önceki Annan planına atıfta bulunulmaması gösterilmiş ve 8 Temmuz 2006 mutabakatına dolaylı olarak işaret edildiği açıklanmıştır.



Bu gelişmeler yaşanırken adada yakınlaşma faaliyetleri kapsamında Lefkoşa Türk ve Rum belediyelerinin 1979 yılında birlikte başlattıkları “Lefkoşa Master Planı”nın ödül kazandığı Ağa Han Mimarlık Ödül töreni Ledra Palace’da gerçekleştirilmiştir. Bu törende Türk-Rum eski ve yeni belediye başkanları da katılmıştır. Toplantıda katılımcılar tarafından verilen mesajlarda verilen ödüllerin gerçekte “barış ve birleşme” örneğini teşkil ettiği ifade edilmiştir. Öte yandan daha sonra Ağa Han Mimarlık Ödüllerinde Osmanlı’nın “işgalci” olarak belirtilmesi ortaya çıktığı görülmüştür. Bu konuda kamuoyuna bilgi veren Kıbrıs Türk Mühendis ve Mimarlar Odası Başkanı Ekrem Bodamyalızade Osmanlı’nın “işgalci” olarak betimlenmesinin kabul edilemez olduğunu açıklamıştır. Öyle görünüyor ki ödül törenine katılan ve barış mesajları veren Türk yetkililer ödüllerle ilgili Rumların oynamak istedikleri politik oyundan bihaber oldukları da bu açıklama ile ortaya çıkmış oldu.



Garantiler mi İdam Sehpasında Yoksa Onu Yatıranlar mı?(III)



Ne üzücüdür ki “medeniyetler arası ittifak, kültürler arası diyalog, dinler arası diyalog, küreselleşme, medeniyetler çatışması” gibi kavramlar çerçevesinde Kıbrıs Türklerinin geleceği şekillendirilmek istenmektedir. Kıbrıs konusunda da kültürler arası ve dinler arası diyalog adı altında gerçekleştirilen faaliyetler kapsamında Kıbrıs Türklerinin kendi dinlerine veya kimliklerine sımsıkı sarılmasının önüne geçilecek çalışmalar da adada hız kazanmış durumdadır. Kıbrıs’ta farklı din, ırk, kültür, dil, tarih ve medeniyete sahip iki toplum yaşadığı gerçeği görmezden gelinmektedir. Yüzyıllardır bu iki toplumun iç içe uyum içerisinde yaşadığı tarihin hiçbir evresinde görülmemiştir. O halde bugün neden batı dünyası ille de iki halkın yeniden birleşmesi için çaba sarf etmektedir? Olası birleşme ile Doğu Akdeniz’de tesis edilen güvenliğin, var olan barış ve sükunetin ortadan kaldırabileceği hakikati yanında Türkiye Cumhuriyetinin ve Kıbrıs Türklerinin gelecek ve güvenliği tehlike altına sokulmak istenmektedir. Türk milleti üzerinde hedeflenen Bizans entrikalarına emperyalist güçlerin son süratle destek verdiği apaçık ortadadır. Kıbrıs Türkü Annan planına “evet” dediği halde kendisine verilen hiçbir sözün tutulmaması karşı taraftaki unsurların kime hizmet ettiklerinin de bariz bir açıklaması değimlidir?



Avrupa’dan gelen Türk milletvekillerinin Girne’de gerçekleştirilen zirve sonrasında yaptıkları açıklamalarda ise Lokmacı kapısının açılmasından duydukları memnuniyeti dile getirmişler ve Kıbrıs’ta iki halkı “yakınlaştıracak” çalışmaların devam etmesini kapsamlı çözüme giden yolu kısaltacak ve iki taraf arasında güvenin karşılıklı olarak artmasına yardımcı olacağı belirtilmiştirler. Bu noktada şu hatırlatma da yapılmalıdır ki; Lokmacı kapısı 21 Aralık 1963 yılında başlatılan Türklere karşı soykırım planları çerçevesinde oluşturulan bir barikat durumunda idi. Bu barikat 1968 yılına kadar kapalı kaldı. Daha sonra 1968 yılında toplumlararası görüşmelerin başlaması ile birlikte yeniden açılan kapı, Yunanlıların 15 Temmuz 1974 Darbesi ile yeniden kapatıldı. Nitekim, günümüze kadar kapalı kalan Lokmacı “yakınlaşma” adı altında bugün yeniden açılmıştır. Lokmacı kapısının açılması her ne kadar bölgedeki esnaf için olumlu karşılansa da Rumların siyasi hedeflerinde var olan “sınırların kalkması, askersizleştirmenin sağlanması ve Kıbrıs Türklerinin güney’deki otoritelere bağımlı hale gelmesi” hedeflerine bir hizmeti teşkil ettiği gerçeğidir.



Hatırlanacağı üzere Kara Kuvvetleri komutanı Org. İlker Başbuğ’un KKTC’ye yaptığı ziyarette adada iki halk arasında halen süren bir güven sorunun hakim olduğunu ifade etmişti. Başbuğ’un ardından, adaya gelen Türk parlamenterler ve Talat yaptıkları açıklamalarda Başbuğ’un beyanatlarının aksini ortaya koyacak açıklamalarda bulunarak adada iki toplum arasında hızla artan bir “güven”den bahsetmişlerdir. Hakikat şuydu ki bugün şayet Kıbrıs Türklerinin Rumlara güveni olsaydı çoktan birleşik Kıbrıs yolunda Rumlarla kaynaşma olmaz mıydı?



Garantiler mi İdam Sehpasında Yoksa Onu Yatıranlar mı?(IV)



Bugün üzücü olan şudur ki Rumların yüzyıllardır süren “milli hedeflerinin” bilincinden bihaber olan “aydın” kesimler mevcuttur. Kıbrıs’ta dünkü Rum söylemleri ile bugünkü Rum söylemlerinin değişmediğini görmek çok zor değildir. Geçmişte de siyasi eşitlik temelinde kurulan 1960 “Ortaklık Cumhuriyeti” Rumların “tüm adanın sahibi biziz” inancından hareketle işleyemedi. 1963 Aralık ayından itibaren mezalim dolu yıllar Kıbrıs Türklerine karşı Rumlar tarafından başlatıldı ve 11 yıl Kıbrıs Türkü yerinden toprağından oldu. 1974 Mutlu Barış Harekatı gerçekleşmesi Garanti antlaşmalarına dayanarak oldu. Bu garantilerin ortadan kaldırılarak bir birleşme olmasını arzulayan Rumlara AB de destek vermektedir.



Gelinen noktada Kıbrıs Türkünün gasp edilen topraklarının, mülklerinin hesabını soran bir iktidar yerine bilakis Kıbrıs Türkünü devamla göçe zorlayan Rumların eski mülklerini iade, takas tazmin yoluna giden bir iktidar tarafından Kıbrıs Türkü yönetilmektedir. Yönetilmekten öte Kıbrıs Türkünün mukadderatını belirleyecek pozisyonda bulunmaktadırlar. Halbuki Kıbrıs Türkünün mukadderatı sadece iktidar güçlerinin siyasi görüşleri doğrultusunda gerçekleşemez. Bu böyle olursa o zaman ülkede demokrasi kavramı tehlikeye girer. Ölen bir Annan planına sığınarak Kıbrıs Türkü buna “evet” dedi diye, bu temeller üzerine anlaşma olacak diyerek bir sonuca varmaya çalışmak hepimizi idam sehpasına yatırmak demektir. Hakikat şudur ki pek çok Kıbrıs Türkü planı okumadan, Rumların “hayır” diyeceğini bildiği için “evet” demek zorunda bırakılmıştır. Bu “evet” de gerek Anavatandaki Türk iktidarı gerekse dış unsurların elçileri, temsilcileri ve fonları sayesinde gerçekleşmiştir. Apaçık bir şekilde Kıbrıs Türkünün iradesine müdahale edilmiş ve “evet” çıkması sağlanmıştır.



İktidar yetkilileri, mülkiyet konusunda eski Rum mülklerini kendilerine tazmin edecekler diye Kıbrıs Türküne devamla zam, vergi dayatmalarını getirmiş ve halkımızı perişan etmiştir. Istırabımız büyüktür. Ancak bu durum bizlerin susacağı anlamına gelmemelidir.



Kıbrıs Türklerinin en büyük güvencesi olan garantiler konusu bugün idam sehpasında sallanmakta olduğu görülmektedir. Zira 6-11 Şubat 1959 tarihinde Zürih’te Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan Kıbrıs Antlaşmalarını oluşturan temel metinler yani belgeler 11 Şubat’ta Rum ve Türk liderleri arasında kabul gördükten sonra 19 Şubat’ta Londra’da İngiltere Başbakanı McMillan, Yunanistan Başbakanı Karamanlis, Türkiye Başbakanı Menderes arasında da onaylanarak imzalanmıştı. İşte bu temel belgeler bugün AB müktesebatı dışındadırlar. 21 Mart sürecinin başlaması ile Rumların artık garantilere gerek yok çığırtkanlığı, her iki tarafta yer alan teknik komitelerde “ılımlı Annancıların” ağırlıkta olduğu görüşmelerin başlaması bizleri hayli tedirgin etmektedir. Çünkü bugün AB müktesebatında yer almayan temel belgelerin bundan sonra varılması hedeflenen çözüm planında da yer almayacağının yüksek ihtimali ortaya çıkmaktadır. Bu konu Kıbrıs Türkünün ölüm kalım meselesidir. AB’den medet umarak sonuç alınacağını hayal edenler önce AB’nin verdiği sözleri yerine getirip getirmediğine bakmaları yeterli olacaktır. AB veya hukukunu savunanlar acaba 1963-74 yılları arasında dünyanın gözü önünde katledilen halkımızın ne derece yanında olmuşturlar ki bundan sonra da Kıbrıs Türkünün yanında olsunlar? Bunları düşünmek gerekir.



Garantiler mi İdam Sehpasında Yoksa Onu Yatıranlar mı?(V)



Bugün GKRY’nin yasa dışı yönetimi Garanti ve İttifak Antlaşmalarını görmezden gelme yönünde sergilediği kararlılık AB tarafından da desteklenmektedir. Garanti antlaşması ile garantör devletlere verilen hak ve sorumlukların başında adanın güvenliğinin tesis edilmesi hakikatı dikkate alındığında gerek AB’nin gerekse Rumların adanın garantörlüğünü kendilerine çekme yönündeki gayretleri Kıbrıs’ta AB’nin de devreye girmesi planlarının ortaya çıkması ile somut bir hal almıştır. Nitekim, AB, KKTC’de yani onların tabiri ile “AB müktesebatının uygulanamadığı Kuzey Kıbrıs’ta” güvenlik ve mülkiyet konularında çalışmalara başlayacağının sinyallerini vermiştir. Zaten KKTC Meclisindeki parlamenterlerle gerçekleştirilen toplantılar bu çalışmaların öncesini oluşturmaktadır.



BM Genel Sekreter Yardımcısı Lynn Pascoe’nun Kıbrıs Yunanistan ve Türkiye ziyaretlerinden sonra 15 Nisan’da Güvenlik Konseyine sunduğu raporunda Ankara-Atina arasındaki siyasi irade kararlığı olduğunu ve Talat ve Hristofyas arasındaki ilişkinin kimyasından etkilendiğini dolayısıyla da bu sefer çözüm müzakerelerinin olumlu sonuç getireceğini umduğu belirtmesi sıradan bir açıklama olmasa gerek. Arka kapılar ardında gerçekleştirilen çalışmalardan halkımız habersizdir. Hristofyas ve Talat arasındaki bu yakın ilişkinin kimyası yarın referanduma gitmeden imzalanabilecek bir anlaşmayı da ortaya koyabilecektir. Zira Talat Annan planı ruhuna “evet” dediği için halkımız bunu kendisine dayanak noktası alarak yola çıkmıştır. Nitekim, liderlerin yaptıkları açıklamalar ile tekrar referanduma gitmeden anlaşma imzalanmasına açık bir pencere bırakıldığı görülmektedir.



Netice itibarıyla, bugün Kıbrıs’ta milli bir uyanışın ve hareketlenmenin olmaması için baskın güçler devrededir. Muhalefet partileri kendi iç çekişmelerinden halkı ihmal eder vaziyete girmiştirler. Sancılı ve sıkıntılı bir sürecin içerisinde Kıbrıs Türkleri kurtuluş aramaktadırlar. İdam sehpasının ipi dış unsurların sinsi tezgahları ile halkımız için hazırlanırken, kimileri Rum sözcülüğü kimileri koltuk sevdası peşinde birbirleri ile çekişmekte ve halkımıza adeta diri diri işkence yapılmaktadır. Ancak Kıbrıs Türkünün moral ve gücünü sımsıkı ayakta tutacak olan desteği Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ’un açıklamaları sayesinde bir kez daha netlik kazanmıştır. Başbuğ GKRY’nin şuan kullandığı “Kıbrıs Cumhuriyeti” yasadışıdır dedi ve ekledi; KKTC gerçektir!. BM’de şayet bir kalıcı anlaşma olacaksa bu gerçek dikkate alınmalıdır!



Unutulmaması gereken şudur ki Kıbrıs Türkünün boynuna geçirilmek istenen ipe hizmetkarlık edenler bir gün o ipi kendi boyunlarında görürlerse şaşırmasınlar. Zira KKTC hem Kıbrıs Türkünün hem de Anavatan’ın şah damarıdır! Ne diyelim Kıbrıs Türkünün ve Anavatanın geleceğini güvenliğini tehlike altına sokacak belgelere ister iç ister dış cepheler kol kanat gerse de bizi ve garantilerimizi idam sehpasına sokamayacaklardır! Tarihin tekerrür ettiği gerçeği nazarı itibara alınması dileğiyle...



29 Nis. 08



Henüz yorum eklenmemiş..

Üzgünüm, sadece üyeler yorum gönderebilir, üye iseniz giriş yapınız.