Gönderen Konu: Türkçülük Akımında Din Olgusu Üzerine Aykırı Bir Yaklaşım: Hüseyin Nihâl Atsız  (Okunma sayısı 35730 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı KanTürk1

  • Türkçü-Turancı
  • **
  • İleti: 33
Bu güzel çalışmayı hazırlayan Ferit Salim Sanlı kandaşımız sağ olsun var olsun.Bizimle paylaşa n Işbara Tarkan'a da sonsuz teşekkür ederim.

Vakit buldukça okuyacağım..

T.T.K
Ne Mutlu Türküm Diyene !

Çevrimdışı TÜRK-KAN

  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • İleti: 2182
  • UÇMAĞA VARDI, TANRI DAĞLARINDA!
 Konuyu bizlerle paylaşan İşbara Tarkan kandaşımıza ve tezi hazırlayan Sayın Ferit Salim Şanlı'ya çok teşekkür ederiz.

23 EKİM 2023'DE, ELİM BİR TRAFİK KAZASI SONUCU, UÇMAĞA VARDI.
ŞİMDİ; TANRI DAĞINDA, ATALAR YURDUNDA, ATSIZ ATA MAKAMINDA, BAŞBUĞLAR OTAĞINDA, ERİNÇ İÇERİSİNDE!

Çevrimdışı Işbara Tarkan

  • Türkçü-Turancı
  • ***
  • İleti: 103
  • Elçibey'in Askeri
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
ATSIZ‟IN ROMANLARINDA “DİN” OLGUSU347

3.1 “Bozkurtların Ölümü” Işığında Atsız ve Din

   Bozkurtların Ölümü adlı eser Atsız tarafından 1946 yılında kaleme alınmıştır. Romanda Gök-Türk devletini konu edinir ve romandaki zaman aralığı 622-639 yıllarıdır. Romanın konusu Türklerin Kağanlarının ölümü üzerine yerine geçen Kara Kağan‟ın tahta geçmesiyle başlar.Ölmüş Kağanın iki oğlu bulunmaktadır.Birisi “Tulu Han” diğeri ise “Kür Şad”‟dır. Kür Şad bir Türk‟ün nasıl olması gerektiğini Tulu Han ise nasıl olmaması gerektiğini simgeler.348 630 yılında Çinliler Türkleri hâkimiyeti altına alır ve 9 yıl sonra Kür Şad kırk arkadaşı ile birlikte ihtilal yapmaya kalkışır. Çin Sarayı‟nı basan bu kırk kişi öldürülür ve ihtilal denemesi başarısızlıkla sonuçlanır. Ancak romana göre bu bir “son” değil “başlangıçtır” ve Kür Şad ile kırk arkadaşının bu fedakârlığı, Türklerin birlik ve beraberlik içerisinde hareket etmesine zemin hazırlayacaktır.349 Romanda vurgulanan en önemli düşüncelerden birisi Çinliler‟in GökTürk devleti içerisindeki nüfusu ve devlet kademesindeki etkinliğidir. Vurgulanan bir diğer husus ise Türklerin “doğu” ili ve “batı” ili diye ikiye bölünmesi ve farklı idareciler tarafından yönetilmesinin yarattığı sorunlardır. Vurgulanan bir başka önemli nokta ise dönemin Türklerinin “töre” kavramına verdiği değer ve bu kavramın yüceliğidir.

   Roman içerisinde “din” bağlamında önemli vurgular bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi “Türk Tanrısı” kavramıdır. Romanın başında bir yaz gününde akın yapan Gök Türk askerleri oldukça yoğun bir yağmur ve fırtınaya yakalanırlar ve bir Yüzbaşı şu soruyu sorar: “Türk Tanrısı bizden yüz mü çevirdi”350. Bir yaz günü “kış soğukluğunun” yaşanması romanın ilerleyen safhalarında da görülecektir: “Yazın en sıcak çağında beş gün, Türkeli karakış varmış gibi soğuktan bunaldı… Bu herhalde Tanrı‟nın bir öfkesi olmalıydı… Evet, Tanrı öfkelenmiş, Türklere gücenmiş olacaktı… Tanrı elbette öfkelenirdi… Türkler eskisi gibi ölülerini yakmıyor, gömüyorlardı. Kağan Çin‟li İ-Çing Katun‟un sözlerine kanmakla kalmıyor, Şen-King‟i Türk beğleri gibi tümen başı yapıyordu…”351 Romanın sonlarına doğru ise Kür Şad‟ın ihtilal yapmak için haber verdiği “Gök Börü” adlı karakter şu şekilde dua etmektedir: “ Türk Tanrısı! Türk Yersuları! Umay! Yarın için bana güç verin!352 Görüldüğü üzere romanda geçen “Tanrı” kavramı “milli” bir nitelik taşımakta ve Türkler “milli” kimliklerini kaybettiği zamanlar bu “Tanrı” onları cezalandırmaktadır. Hatırlanacağı üzere Atsız 1943 yılında kaleme almış olduğu “Türk Edebiyatı Tarihi” kitabında “Şamanizm”‟i şu şekilde anlatmıştır: “Gök Türklerde “Tengri” yani sema bütün dünyayı ve beşeriyeti yaratan bir Tanrı değil, Türk Tanrısıdır. Yine Gök Türklerde „Umay‟ adında bir kadın Tanrı tanıtılıyordu ki bu da iyilik ve acıma Tanrısı idi. İşte Türklerin bu milli dinine Şamanizm diyoruz”.353 Anlaşılacağı üzere Atsız, “Şamanizm” tanımını romanda kahramanların ağzında sembolleştirmiş ve “milli” nitelikler taşıyan bu dini romanda yaşama geçirmiştir. Atsız‟ın 40‟lı yıllardaki makalelerinin irdelendiği bölümde Atsız‟ın, Türk vatanını korumakla mükellef olan askerleri anlatırken; “Tabiata karşı, düşmana karşı ve hatta Tanrı’ya karşı günümüz bir gazadır… Bu ebedi heykeli artık, dünyanın nizamını kurmuş olan Tanrı bile deviremez.”354 cümlelerini kullandığı bahsedilmişti. Bu romanda ise Kür Şad, Tanrı‟nın fevkinde şu dizelerle gösterilmiştir: “Erlik ululuktan yana Tanrı Kür Şad‟dan geridir”355 Atsız burada yine makalesinde geçen düşünceyi romana uyarlamış ve en üstün “kahramanlık” mertebesinde gördüğü Kür Şad‟ı Tanrı ile mukayese ederek Tanrı‟nın üstünde bir payeye oturtmuştur. Ancak burada da aynı makalede olduğu gibi Tanrı‟nın kimliği konusu belirsizlik içermektedir çünkü romanın içerisinde “Yamtar” adlı bir kahramanın şu sözleri o dönemde “çok Tanrı” düşüncesinin hâkim olduğunu göstermektedir: “Şu Çinlilerle Suğdakları hangi Tanrı yaratmış? Böyle budun yaratmaktansa yaratmamak yek”356

   Romanda “din” olgusu bağlamında geçen bir diğer kavram da “erenlik” mevhumudur. Romanın kahramanlarından “Bögü Alp”, dedesinin kendisine Tanrı‟yı ve Tanrı ile konuşan erleri anlattığını ve eğer başı dara düşerse bir “Tanrı Ereni” olan “Kıraç Ata”‟ya başvurması gerektiğini hatırlar. Bunun üzerine Kıraç Ata‟yı bulmaya giden “Bögü Alp”, bu “Tanrı Eren”ini bulur. Kıraç Ata Bögü Alp‟ın bütün sıkıntılarını bilir ve geleceğe dair şu kehanette bulunur: “Büyük günler geliyor… Kıtlık olunca ay parlanacak… Bir ulu şehirde toplanmış kırk er görüyorum… Budun kurtuluyor… Bin üç yüz yıllık ölümden sonra dirileceksiniz”357 Anımsanacağı üzere, Atsız‟ın “Türk Edebiyatı Tarihi” adlı eserinde, “yüksek bir karaktere dayanan” bir “Türk Tasavvufu” kavramından bahsedilmekte idi. Atsız bu mevhumun İslamiyet‟i Türk gelenekleri ve Şamanizm ile uzlaştırdığını iddia etmekte bu kavramı yüceltmekteydi.358 Bu eserden üç yıl sonra yazdığı bu romanda da görüldüğü üzere tasavvufi bir kavram olan “eren”lik payesini eski Türk dininde arayan Atsız; kavramı bu suretle millileştirmektedir.

   Romanda “din” olgusu bağlamında bahsedilen bir diğer olay da “Hıristiyanlık” ve “misyonerlik” mevzusu olmuştur.Romanın kahramanlarından Yamtar, bir gün Bizans‟tan gelen ve bozuk bir Türkçe konuşan “papazlara” rastlar.Papazlar, Türklere “Tanrı”‟dan, İsa Yalavaç‟tan(peygamber) ve Meryem‟den bahsetmektedir.Yamtar, “yalavaç” kavramını merak eder ve papazlara bu kavramın ne anlama geldiğini sorar.Papaz,yalavaçın Tanrı‟nın elçisi manasına geldiğini ifade eder ve Yamtar şaşırır çünkü kendi inançlarında “yalavaç” diye bir mevhum yoktur.Tanrı‟nın elçisi olamayacağını düşünen Yamtar, papaza Tanrı‟nın kağan gibi nasıl elçisi olacağını sorar ve papazdan Tanrı‟nın “bütün yerlerin,göklerin,insanların ve hayvanların kağanı” olduğu cevabını alır.Kendi Tanrı‟larının elçisi olmadığını ifade eden Yamtar, papazdan Tanrı‟nın bütün insanlığın Tanrısı olduğunu duyar ve bu düşünceyi kabullenmez.Zira Yamtar‟a göre, Türklerin Tanrısı ile Çinlilerin Tanrısı bir olamaz.Yamtar‟ın aklını kurcalayan bir diğer soru Türklerle Çinliler arasındaki bir savaşta Tanrı‟nın kime yardım edeceğidir.Papaz ise Tanrı‟nın savaştan hoşlanmadığını, öldürenleri sevmediğini ve bütün insanların “kardeş” olarak yaşaması gerektiğini emrettiğini bildirir ve bunu tebliğ edenin “Tanrı‟nın oğlu ve elçisi olan” “İsa” olduğunu söyler.Bunun üzerine Yamtar,Tanrı‟nın kimle evlenip bu çocuğu doğurduğunu sorgular ve papazdan Tanrı‟nın hiç kimse ile evlenmeyeceği cevabını alır.Yamtar‟ın aklı iyice karışmaktadır ve papaza hiddetli bir şekilde “İsa”‟nı annesiz olarak mı doğduğunu sorar.Papaz, bu sefer İsa‟nın annesinin Meryem olduğunu söyler ve Yamtar deliye döner çünkü bu sözler O‟na hiç mantıklı gelmemiştir ve papazla olan diyalogunu şu sözlerle bitirir: “ Tanrı ile Meryem evlenmeden bu yalavaç nasıl doğar be?Herhalde bu bunağın Tanrısı Meryem’in otağına gizlice girdi de Kara Kağan duymasın diye bizden saklıyor…Bana bak ,koca papaz! Türk Tanrısı, Türk yasasına aykırı iş yapmaz. Sizin Tanrınız Ötüken’ gelirse işi yamandır”359Bu hikâyeden anlaşıldığı kadarıyla Atsız, Hıristiyanlık dininin Türklerin mantalitesine hiçbir şekilde uymadığını karikatürize etmiştir. Atsız, makalelerinde “İsa‟nın dini” olarak lanse ettiği ve bu dinin temsil ettiği “barış ve kardeşlik” prensiplerini mantıksız bulduğu Hıristiyanlık dinini “Yamtar” karakteriyle küçümsemiştir.360

   Romanda “din” olgusu bağlamında bahsedilen bir diğer vakıa da “Budizm” olmuştur. Atsız bu hadiseyi yine “Yamtar” adlı roman kahramanı vasıtasıyla sembolleştirmiştir. Çinliler‟e akın yapan Türkler yenilir ve başkentleri Ötüken‟i terk etmek zorunda kalırlar. Bir Çin şehri olan Siganfu‟ya yerleşen Türkler hayat gailesine düşmüşlerdir. Yamtar‟da aynı dertten muzdariptir ve üzerinde ciddi bir sorumluk bulunmaktadır. Bir gün kendisine kalan arkadaşı “Gökbörü” ile otururken bir Çinli yanlarına yaklaşır ve onlarla sohbet etmeye başlar. Çinli karakter, Yamtar‟a birkaç öğütte bulunmak istediğini söyler ancak Yamtar‟dan; “Bizim Çinli‟den alacak hiçbir öğüdümüz yok” cevabını alır. Çinli ısrar eder ve onlara çocuklarını güreştirmemeyi nasihat eder. Yamtar kendisine dövüşmeden, ok atmadan, at yarıştırmadan bir kişinin nasıl “er” olabileceğini söylediğinde ise Çinli bunun “Türk felsefesi” olduğu ve bunların çok kötü şeyler olduğu cevabını verir. Kendisini tanıtan Çinli karakter “Şen-ma” adını taşıdığını ve “filozof” olduğunu ifade eder ve hayatta önemli olan şeylerin “bilim ve felsefe” olduğunu belirtir. Yamtar önce Şen-ma‟yı küçümser ve O‟na şu soruyu sorar: “Senin felsefe dediğin nesne benim açlığımı giderir mi?”. Şen-ma bu soruya alışıktır çünkü daha önce genç bir Türk‟e felsefeden ve bilimden bahsettiği zaman şu soruya muhatap kalmıştır: “Bu felsefeyi bir ata yedirsem beni Ötüken‟e bir günde ulaştırır mı?”. Bu soru üzerine Şen-ma, elbette giderir cevabını verince Yamtar kendisinden acilen felsefeyi öğretmesini rica eder çünkü açlıktan kurtulmak istemektedir. Şen-ma Yamtar‟ı yanına çırak olarak alır ve kendisine bu felsefenin temel niteliklerini anlatmaya başlar. “Filozof olanın acıkmayacağı, tokluk ile açlık arasında her hangi bir farkın olmadığı, sevinmenin ve yerinmenin boş olduğu, ölüm diye bir şey olmadığı sadece biçim değişikliğinin yaşandığı” fikirleri telkin edilen Yamtar, arkadaşı “Gökbörü” tarafından hasta muamelesi görür ve Gökbörü Yamtar‟ın aklını kaçırdığını düşünür. Yamtar‟ın yaşadığı değişiklik hemen fark edilmektedir ve bir gün Siganfu‟da yapılan “güreş” oyunlarında müsabakaya katılır ve kendisinden oldukça zayıf bir rakibe yenilir. Yine Yamtar‟ın arkadaşlarından biri olan “Üçoğul” kendisinin yenilmiş olmasına şaşırmıştır oysa Yamtar‟a göre ortada yenilen veya yenen yoktur. Yamtar‟a göre artık “yenmek veya yenilmek” “kuruntu” olarak değerlendirilmektedir. Hikâyenin devamında yine Siganfu sokaklarında gezen Yamtar, “Üçoğul” tarafından tertip edilen yemek yeme yarışmasına katılmıştır. İştahlı bir kişiliğe sahip olan ve zaten hal-i hazırda aç olan Yamtar yarışmayı kazanır ve 15 akçe kazanır. Bu meblağı yüksek bulan Yamtar bu yarışmayı tertip edenin üç bin akçe kazandığını öğrenir ve bir anda düşüncelere dalar. Atsız Yamtar‟ın bu düşüncelerini şu şekilde tasvir etmektedir: “Üç akça ile yüklendiği türlü yemekleri Gök Börü ve çocuklarla birlikte nasıl yiyeceğini düşüne düşüne yola koyuldu… İlk defa o akşam toklukla açlığın aynı şey olmadığını, açlığın kuruntu değil, yaman bir gerçek olduğunu anladı…” Bu hadise üzerine Yamtar Şen-ma‟nın yanına gider ve artık filozof olmadığını belirtir.361

   Bu iki hikâyeyle Atsız, hem Hıristiyanlığın hem de “felsefe” namı ile andığı “Budizm”‟in Türk mantalitesi ile uyuşmadığını ve bu dinlerin Türklüğe zarar verdiği düşüncesini işlemiştir. Atsız 30‟lı yıllarda yazdığı bir makalede, Buda dinini tanımlarken insanlara merhamet ve tevazu nasihat ettiğini ve bu vasıta ile miskinleştirdiğini ve “Türkler gibi” savaşmaya alışık bir millet için bu dinin telkin edilemeyeceğini ifade etmiştir.362 Zaten romanın devamında Atsız Çinlileri tarif ederken bu dinin Çinliler için uygun olduğunu ima etmektedir: “Çinliler çeri olmak için değil, dokuma yapmak, yemiş yetiştirmek ve filozof olmak için yaratılmış yarı çabuk kişilerdi”363 Sadık Tural, bu iki hikâyenin Türklerin toplu halde İslamiyet‟e girişinin gerekçesini sunduğunu iddia etmiştir. Tural‟a göre Türk‟ün düşünme ve inanma dünyası gerek Hıristiyan misyoner gerekse Çinli filozof Şen-ma karşısında bu romanda oldukça başarılı çizgilerle verilmiştir.364Ancak Atsız‟ın makalelerine ve eserlerine bakıldığı vakit, kendisinin din değiştirmeyi bir medeniyet değişimi olarak gördüğünü; Türklerin daha önce Buda, Mani ve İslamiyet‟e girdikten sonra bu dinlerin olumsuz etkilerine maruz kaldığını öne sürdüğünü ve Türkçülüğün artık Türkler için “din” yerine bir “ülkü” olarak ikame edilmesi gerektiğini savunduğu söylenilebilir. Bundan dolayı romanda verilmek istenen mesaj Türklerin “milli dinine” duyulan sevgidir ve Türklerin o dönemde milli nitelikleriyle uyumlu bir biçimde yaşadığı gösterilmek istenmiş olması daha muhtemeldir.

347 Atsız‟ın hiciv özellikleri taşıyan “Dalkavuklar Gecesi” ve “Z Vitamini” adlı eserleri “din” olgusu bağlamında herhangi bir iz taşımadığı için bu başlıkta incelenmeyecektir.
348 Özdemir, a.g.e,s.76.
349 a.g.e,s.76.
350 Atsız, Bozkurtların Ölümü,5.B,İrfan Yayınları, İstanbul,2009,s.14.Bozkurtların Ölümü adlı eserde üç tane tabiat hadisesi dikkat çekmektedir. Bunlar; yaz ortasında kar yağması, günlerce süren rüzgâr ve ayın üçe bölünmesidir. Sadık Tural, bu hadiselerden birincisini “Şamanizm”e, ikincisini “Şamanizm” in sonucu olan bir unsura ve üçüncüsünü ise “epik” unsurlara bağlamaktadır. Bkz, Sadık Tural,“Tarihi Roman ve Atsız‟ın Tarihi Romanları Üzerine Düşünceler”,Atsız Armağanı, s.CXXI.
351 a.g.e, s.294.
352 a.g.e, s.395.
353 Atsız, Türk Edebiyatı Tarihi, s.25.
354 Atsız, “Gaza Topraklarının Gazi ve Şehit Çocukları”,Makaleler I, s.221.
355 Atsız, Bozkurtların Ölümü, s.53.
356 a.g.e, s.125.
357 a.g.e, s.175-177.
358 Atsız, Türk Edebiyatı Tarihi, s.169.
359 Atsız, Bozkurtların Ölümü,s210-213.
360 Atsız, 1971 yılında yazmış olduğu “Bu Yurdun Kutsal Yerleri” adlı makalesinde “Meryem Ana”‟yı şu şekilde tasvir etmektedir: “Bir Yahudi karısı olan ve babasız çocuk doğurmakla tarihte ün yapmış olan Mukaddes Bakire Meryem…”,Atsız, “Bu Yurdun Kutsal Yerleri”,Ötüken, sayı:90,1971,Makaleler IV, s.424.
361 Atsız, Bozkurtların Ölümü, s.350-376.
362 Atsız, “Aynı Tarihi Yanlışlığa Düşüyor muyuz”,Makaleler IV, s.458.
363 Atsız, Bozkurtların Ölümü, s.382. Atsız bu bölümü “Çin Türklerin Ahlakını Bozuyor” başlığında kaleme almıştır. Atsız bu tasviri yaparken Türkleri Çinlilerin anti tezi olarak göstermiştir. Atsız‟ın şiirlerinde de bu düşünce mevcuttur.1936‟da yazmış olduğu “Yakarış” adlı şiirde Atsız şu dizeleri kullanır: “Anlamayız hayatı felsefeyle, ilimle/Hayat çelik ellerle atılan zar olmalı/Rahat yatakta ölmek acep olmaz mı çile?/ Kanlı sınır boyları bize mezar olmalı”.Bkz, Atsız, Yolların Sonu, s.9.
364 Sadık K.Tural, a.g.m, s.CXVI.
"Süt verirken öz anam, Böyle demişti bana: Seni kurban besliyorum Türk Yurduna, Vatana, Bu dünyada azatlığı şan şöhretten üstün tut, Alçaklığı, yaltaklığı, rezilliği sen unut! Senin sevgin vatan olsun, millet olsun, ben olum, Sütüm sana haram olsun; hıyanet etsen oğlum!"

Ahmet Cevat

Çevrimdışı Işbara Tarkan

  • Türkçü-Turancı
  • ***
  • İleti: 103
  • Elçibey'in Askeri
3.2 “Bozkurtlar Diriliyor” Işığında Atsız ve Din

   “Bozkurtlar Diriliyor” adlı eser Atsız tarafından 1949 yılında kaleme alınmıştır ve “Bozkurtların Ölümü” romanının devamı niteliğindedir. Romandaki olay örgüsü, 679 yılında yani Kür Şad ve 40 arkadaşının ihtilal teşebbüsünden kırk yıl sonra başlamaktadır. “Kür Şad” ihtilalından sonra Gök Türkler Çinlilerin esaretinden kurtulmuştur. Gök Türkler‟in “kutsal” başkenti olan Ötüken‟e geri dönen Türkler, “Kutluk Şad”(İlteriş) ve “Tonyukuk” etrafında tekrar toplanır ve Gök Türk Devleti‟nin tekrar kurulduğu ilan edilir. Bu romanda Türklerin Çinlilerle olan çarpışmaları kadar Dokuz Oğuz(Uygurlar) ile olan çarpışmaları da yoğunlukla anlatılır ve romanda farklı Türk boylarının birbirleri arasındaki mücadelenin Türkler adına verdiği menfi neticeler sıklıkla vurgulanır. Romanda olay örgüsü Kür Şad‟ın oğlu olan “Urungu” ile Dokuz Oğuzlar‟ın kağanının kızı olan “Ay Hanım” arasında geçen aşk etrafında kurulmuştur. Romanın sonunda Gök-Türklerle Dokuz Oğuzlar arasında çıkan savaşta Ay Hanım ölür ve bunun üzerine “Urungu” intihar eder.

   “Bozkurtların Ölümü” adlı romana kıyasla “Bozkurtlar Diriliyor” hem hacim itibariyle hem de olay örgüsü itibariyle çok daha yavandır ve bu durum “din” bağlamında da kendisini göstermiştir. Ancak yine de romanda eski Türk inancına ait izlere rastlamak mümkündür.

   Romanın başkahramanı olan Urungu, eserin başlangıcında üzüntü içerisindedir. Romanda üzüntünün kaynağı üç maddede ve şu şekilde tasvir edilmektedir: “Birinci acısı Ötüken‟de Türk kağanını, kurt başlı sancağı görmemekti. İkinci acısı Kür Şad‟ın oğlu olduğunu söyleyememek, üçüncü acısı da sevgili karısını görememek… Babasının ve anasının ölümleri Tanrı’nın buyruğuna uygun olduğu için yanmıyor ama ötekiler Tanrı yasası olmadığı için gönlünü sızlatıyordu. Niçin bahtiyar365 olmayacaktı?”.366 “Bozkurtların Ölümü” adlı eserden hatırlanacağı üzere Urungu‟nun babası olan Kür Şad ve annesi olan Altın Tarım savaşta ölmüştür ve alıntıdan anlaşılacağı üzere dönemin Türkleri için savaşta ölmek Tanrı‟nın buyruğu olarak telakki edilmiştir. Atsız 40‟lı yılların başında yazmış olduğu bir makalede Hun devrinde yaşayan Türkleri referans olarak vererek, o dönemde askeri ruhun, toplumun ve hayatın her yerinde hâkim olduğunu belirtmiş ve bu insanların savaşta ölmekten gurur duyduklarını hatta yatakta ölmekten çekindiklerini ifade etmiştir. Atsız, bu insanların İslamiyet‟in “cennet vaadi” gibi bir menfaatlerinin olmadığı halde “şeref”leri uğruna öldüklerini367 ifade ederek bu dönemi yüceltmektedir. Atsız bu romanda Hun devrinde yaşayan Türklerle aynı ruhta gördüğü Gök Türkler‟in dini inancını bu şekilde karikatürize etmiştir. Romanın ilerleyen safhalarında Urungu “Ersegün” adlı karaktere söylediği şu sözlerle Gök Türk‟lerin inanç sistemini somutlaştırmıştır: “Kişi çadırda doğar, çayırda ölür. Tanrı‟nın koyduğu yasaya karşı gelinmez”368

3.3 “Deli Kurt” Işığında “Atsız ve Din”

   Atsız “Deli Kurt” adlı romanını dönemin “Akşam”369 gazetesinde tefrika halinde 1958 yılında yayınlamıştır. “Bozkurtlar” serisinde merkezi yeri Orta Asya olan Gök Türk Devleti dönemini konu edinen Atsız, bu romanda yeni merkezi yerlerinde birisi Anadolu ve Balkanlar olan Osmanlı Devleti‟ni konu edinmiştir. Roman Ankara Savaşından sonra siyasi hâkimiyeti bozulan ve tarihe “fetret” devri olarak geçen dönemde Yıldırım Bayezid‟in şehzadeleri arasında yaşanan taht mücadelesini anlatarak başlar. Romanın başkarakterlerinden biri olan “Çalık” Yıldırım Bayezid‟in şehzadelerinden İsa Beğ‟in en önemli adamıdır ve İsa Beğ ölmezden evvel hamile olan karısını Çalık‟a emanet eder. İsa Beğ‟in oğluna Çalık‟ın sütannesi bakar ve “Murad”370 adını verirler. Murad “Deli Kurt” namıyla anılmaktadır ve onu yetiştiren “Çalık” gibi sipahi olur. Romanda olay örgüsü “Deli Kurt” ile annesi Uygur olan ve Şaman inancına mensup olan “Gökçen” arasında yaşanan aşk etrafında dönmüştür. Romanın sonunda da vuslat gerçekleşmeyecek ve Deli Kurt‟un sevdiği ne kadar insan varsa ölecektir çünkü Deli Kurt en şerefli değerler olan “askerlik ve aile” mevhumlarını aşkı uğrunda ikinci sıraya atmıştır. Bunun sonunda “günahları taşmış biri” sıfatıyla “Allah cezasını” vermiştir.371 Romanda, bu sefer Bozkurtlar serisinde olduğu gibi “boylar” arası mücadele değil “beylikler” arası mücadeleler ön plana çıkar ve bunun zararları anlatılır. Romanda vurgulanan bir diğer husus Osmanlı‟nın Balkanlı unsurlarla verdikleri mücadeledir ve burada Macarlar diğer unsurlara göre “olumlu” sözlerle anılır.372 Askerlik “Bozkurtlar” serisinde olduğu üzere bu romanda da en şerefli meslek olarak tanımlanmıştır.

   Roman “din” olgusu bağlamında zengin malzemeye sahiptir zira roman içerisinde hem Müslüman Türkler hem de Şaman Türkler tasvir edilmiştir. Romanda bu bağlamda ilk dikkati çeken husus İslami klişelerin diyaloglarda oldukça yoğun bir biçimde yer alması olmuştur. “Allah‟a hamdolsun”373, “Allahaısmarladık”374, “Helal olsun”375, “Allah rahmet eylesin”376 gibi İslami tandanslı klişeler kahramanların ağzında sıklıkla yer almaktadır. Kahramanların günlük yaşamına İslami pratikler de girmiştir.

   Romanın başkarakterlerinden olan Çakır, annesi olan Satı Kadın‟a İsa Beğ‟in karısını niçin eve getirdiğini anlatırken bu sırrı kimseye anlatmaması için yemin ettirir. Yemin ritüeli ise Satı Ana‟nın “koynundan” çıkardığı Kuran‟ı öpüp başına koyması ve üzerine el basmasıyla gerçekleşir.377 Romanın ilerleyen safhalarında Çakır ile birlikte İsa Beğ‟in maiyetinde olan “Hasan Çelebi” karakteri ortaya çıkar. “Hasan Çelebi” yıllardır kimliği gizli bir şekilde İstanbul‟da yaşamaktadır ve bir korkuyu bünyesinde barındırmaktadır. Bu korku “yakalanmak” değil, “Kuran üzerine yemine çağrılmak” ihtimalinden kaynaklanmaktadır çünkü “Kuran” üzerine yemin ederse yalan söyleyemeyeceğini düşünmektedir.378 Görüldüğü üzere romanda “Kuran” mukaddesatın en önemli parçalarından biri olarak sunulmaktadır.

   Romanda “İslami pratik” bağlamında geçen bir diğer öğe ise “Hoca” kavramı olmuştur. Romanda hoca hem Kuran okumayı ve yazmayı öğreten kişi olarak hem de kahramanlık ve “Battal Gazi”379 hikâyeleri anlatan birisi olarak nitelendirilir. Romanın başkarakterlerinden olan “Çalık” bu eğitimden geçmiştir380 ve kendi yetiştirdiği “Deli Kurt” ve “Evren”‟i de “Müslümanlığın şartlarını” öğrenmek adına bir Hoca‟nın yanına yerleştirir.381 Deli Kurt bu derslerde oldukça başarılı olur ve Çalık kendisine şu şekilde tebrik eder: “Çerilikte Deli Kurt olduğun gibi okumakta da molla çelebisin. Böyle gidersen ileride iyi bir adam olursun.”382Atsız‟ın romanda çizdiği çerçeve, bu dönemde “askerlik” alanında olduğu kadar “dini bilgi” bakımından da üst derecede olmanın önemli olarak telakki edildiğidir.

   Romanda “İslami pratik” bağlamında geçen bir diğer husus ise “dua” olgusudur. Mesela romanın birçok yerinde mezar ziyaretlerinde okunan duaya vurgu yapılmıştır. Satı Kadın, İsa Beğ‟in karısı olan Bala Hatun‟un mezarına her Cuma günü gider ve “Fatiha” okur.383 Çakır ise Bala Hatun‟un ruhu için “ her zaman göğsünde taşıdığı” Kuran‟ı okur.384 “Deli Kurt” da annesinin mezarına sıklıkla gidip Satı Kadın‟dan öğrendiği “Fatiha” suresini okur ve hocanın yanında aldığı derslerden sonra “İhlâs” suresini de annesinin ruhuna göndermeye başlar.385 Kuran okumak romanda sefere giden askerlerin de uygulamalarında bulunmaktadır ve romanın bir bölümünde Çakır bir seferde Kuran okurken386, romanın sonlarına doğru Deli Kurt “Varna Meydan Savaşı” esnasında “Yasin” okumuştur.387 Çalık‟ın bir Türkmen Beği‟ni ziyaretinde ise Türkmen Beğ‟i, Çalık‟ın yetiştirmekte olduğu Deli Kurt için “şehit ya da gazi” olmasını temenni etmiştir. Ondan sonra anlatıcı şu sözleri söyler: “Türkmen beği, çadırında konuk olan bu on yaşındaki öksüze Türklükteki en büyük en üstün iki rütbeden birini temenni ediyordu…”388 Atsız “Bozkurtlar” da “bahtiyarlık” düşüncesini savaşta ölmek olarak tanımlamış ve savaşta ölmenin Tanrı‟nın bir buyruğu olduğunu ifade etmişti. Burada da birer İslami kavram olan “şehitlik ve gazilik” mertebeleri Türklük için en üstün rütbe olarak anlatılmaktadır. Atsız bu bağlamda “şehitlik ve gazilik” kavramlarını İslam öncesi dönemden İslami döneme geçişte bir süreklilik unsuru olarak kullanmış olabilir. Makalelerinde de değinildiği üzere, Atsız‟ın jargonunda “şehit ve gazi” sıfatları önemli bir yer tutmaktadır ve Türkçülük fikrini İslam‟a alternatif gösterdiği yazılarında dahi bu kavramlardan vazgeçmemiştir.

   Romanda “din” bağlamında görülen bir diğer husus da, “din” olgusunun bir “ülkü” mahiyetinde işlevsellik taşımasıdır. Osmanlılar ile Karamanoğlu beyliği arasında geçen ihtilafın anlatıldığı bir bölümde anlatıcı şu şekilde tasvir yapmıştır: “Bu seferki düşmanlık, öncekileri geride bırakmıştı. Çünkü Karamanoğlu, gâvurlarla birleşerek saldırıyordu ki, bu Müslümanlığa yakışmazdı. Padişah İkinci Murad Beğ‟in de buna çok kızdığı hatta Karaman ülkesinin altını üstüne getirip halkına da bir tırpan atmak için Mısır bilginlerinden fetva aldığı söyleniyordu”.389 Atsız‟ın 1947 yılında İslamcılık ile söylediği şu sözlere romandaki bu anlatım paralellik göstermektedir: “İslamcılık dünün en kuvvetli seciyesi ve en yüksek ülküsü idi. Bugünkü Türkçülük ne ise dünkü İslamcılık da o idi. Esasen İslamcılık Osmanlı Türklerinin milli mefkûresiydi.”390 Romanda da aynı makalede görüldüğü üzere bir “ülkü” mahiyetinde olan İslam olumlanmış ve yüceltilmiştir. Ayrıca “din” sadece bir ülkü mahiyetinde değil “milli gurur” ekseninde de yüceltilmiştir. Romanın sonlarına doğru Deli Kurt Osmanlılarla Macarlar arasında yapılan savaşta esir düşer. Esaret altındaki tavırları Macarların dikkatini çeken Deli Kurt‟a, din değiştirmesi halinde rütbe verileceği, malikâne tahsis edileceği ve soylu bir Macar kızıyla evlendirileceği teklifi yapılır ancak Deli Kurt “keskin” bir şekilde bu teklifi reddeder.391

   Romanda “p... İlyas” adında bir karakter şahsında “sözde Müslüman” tanımı da yapılmaktadır. Romanda geçen “p...” İlyas, gayri Türk bir karakterdir ve namaz kılmayan, oruç tuttuğunu söyleyip gizlice yiyen “sözde Müslüman‟dır”.392Aynı karakter, bir keresinde Çakır‟a yemin ederken yanlışlıkla “İsa peygamberin hakkı için” ifadesini kullanmış ve Çakır‟dan şu cevabı almıştır: “Bre p...! Sen Müslüman değimlisin? Neden bizim peygamberimiz üzerinde yemin etmiyorsun da İsa Peygamber üzerine and veriyorsun?”393

   Bütün bunların yanında Müslüman olan ve İslam‟ın pratiklerini yerine getiren roman karakterleri “şarap” içmektedir. Romanın muhtelif yerlerinde hem İsa Beğ‟in hem Çakır‟ın hem de Deli Kurt‟un şarap içtiği müşahede edilmektedir.394 Hatırlanacağı üzere Atsız, 1970 yılına yazmış olduğu “Türkçülüğe Karşı Yobazlık” başlıklı makalede Osmanlı‟ların klasik döneminde “yobazlık” olmadığını iddia etmiş ve buna dayanak olarak birçok tarihi şahsiyeti örnek göstererek, onların şarap içtiğini ifade etmiştir. Atsız‟ın bu keyfiyeti vererek bir “Türk Müslümanlığı” imasında bulunmuş olması kuvvetle muhtemeldir. Romanın başka bir safhasında ise Deli Kurt, Gökçen‟e aşkını ilan ederken, Gökçen ona evli olduğunu hatırlatır. Deli Kurt ise O‟na “dinimize göre bir erkeğin iki evdeşi olabilir” cevabını verir.395Ancak romanın özetinde de verildiği üzere, “askerlik ve aile” müesseselerini geri plana alan Deli Kurt, “günahlarının” cezasını bütün sevdiklerinin ölmesiyle çeker. Bundan anlaşılacağı üzere romanda “çok eşlilik” bir günah olarak addedilmektedir.396

   Romanda hem “Şamanizm” hem de “Şamanik” unsurlar da yer almaktadır. Olağanüstü güçlere sahip olduğu düşünülen Gökçen, Şamandır. Gökçen‟n annesi Çağataylıların “Uygur” boyundandır ve bu boyun mensuplarından biri kendi padişahından kaçarak Karamanoğulları‟na sığınmıştır. Gökçen‟in dedesi de “Uçkara Bahşı” adında bir karakterdir ve kayıptan haber veren, elindeki bir “taş”la yağmur yağdırabilme özelliğine sahiptir.397 Burada bahsedilen “taş” Türk mitolojisinde geçen ve yağmur yağdırabilme özelliğine sahip olan “yâda” taşıdır ve romanda hem Gökçen, hem de annesi olan Esen Börü‟nün bu taşla yağmur yağdırabildiği vurgulanmıştır.398 Romanda “Şaman” inancının bazı nitelikleri “Gökçen” şahsında tanımlanır. Gökçen “kader” düşüncesine inanmamaktadır çünkü “Tanrı‟nın teker teker bütün insanlarla uğraşmadığını” düşünmektedir.399

   Romanda dönemin Müslüman Türkleri tarafından halen yaşatılan “Şamanik” öğelerin bulunduğu ima edilmektedir. Mesela romanın bir yerinde Varsak boyuna mensup kadınlar, bir çiçeği kısrak sütüyle karıştırarak merhem yapar.400Yine Varsak boyundan olan Kara Çoban, “Şaman” döneminden kalma olan ve “Bozkurtlar” serisinde sıklıkla geçen “kopuz” aletini çalarak şarkı söyler.401 Esen Börü, Deli Kurt‟a “kımız” ikram eder402 ve Gökçen Deli Kurt‟un yaralarını iyileştirmek için bir çanaktan macun sürerken, çevresinde bulunan bir otun dikenlerini yaralı bölgeye saplar.403 Atsız, burada İslam öncesi öğelerin Türklerin arasında halen yaşamakta olduğunu ve “süreklilik” unsurunu ön plana çıkarmaktadır. Ali Fuat Başgil ile yaşadığı meşhur polemikte olduğu üzere, Türklerin Anadolu‟da teşkil etmiş bir millet olmadığını, Türklerin Anadolu‟ya müteşekkil bir millet olarak geldiğini iddia eden Atsız, bu tezi romanın belirli yerlerinde sembolleştirmiştir.

   Romanda Müslüman olan Türklerin dönem içerisinde Şamanlığa nasıl yaklaştığı da vurgulanmıştır. Gökçen‟in annesi olan Esen Börü, kocası tarafından “Şaman” olması hasebiyle terk edilmiştir. Esen Börü‟nün eşinin gerekçesi yeğeni tarafından şu şekilde belirtilmiştir: “Amcam, onun iyi olduğuna inanmıyordu. İyi olsa Allah, peygamber tanır diyordu. Onun büyücü olduğunu söylüyordu”.404Esen Börü ise eşinin aklını Karaman‟dan gelen bir fakihin çeldiğini, fakihin kendisi için “kâfir” nitelemesi yaptığını ve eğer eşinin kendisini Müslüman yapmazsa cehennemde yanacağını telkin ettiğini ifade eder ve bu hadiseden sonra eşinin kendisini bunları yapmaya zorladığını belirtir. “İçinden gelmediği” için namaz kılmadığını ifade eden Esen Börü‟ye Deli Kurt Müslüman olup olmadığını sorar. Esen Börü‟nün cevabı ise Atsız‟ın fikir dünyasını özetler niteliktedir: “Siz Osmanlılar da Karamanlılar gibi insanın yüreğindeki nesneye mi karışırsınız? Müslüman olup olmadığımı niye soruyorsun? Türk olduğum yetmiyor mu?...Biz insanları dinlerine göre değil, soylarına göre ayırırız.”405

   Romanda “din” bağlamında değinilen bir diğer husus da “dervişlik” kavramıdır. İsa Beğ‟in karısını evine götüren Çakır, yolda bir dervişe rastlar ve derviş Çalık‟ın İsa Beğ‟in maiyetinde olduğunu anlar. Anlatıcı bu noktada devreye girer ve Yıldırım Bayezid‟in diğer oğlu olan Mehmed Beğ‟in bütün Osmanlı topraklarına “dervişler” göndererek propaganda yaptırdığını belirtir.406 Romanın ilerleyen safhalarında ise, bir evliyanın devleti ele alacağı, bütün insanları birleştireceği dedikodularının varlığından bahsedilir.Kuşkusuz bu kişi Şeyh Bedrettin407‟tir ancak romanda O‟nun ismi zikredilmez.Torlak Kemal adında ve Bedrettin ile hareket eden bir şahısla yapılan mücadele bahsedilir ve Torlak Kemal‟in Yahudi kökeninden geldiği vurgulanır.Deli Kurt Torlak Kemal‟in kökenine binaen O‟nun nasıl derviş olabileceğini sorgular.Çakır ise kendisine dervişlerin ne yapacağının belli olmayacağını, şeyhleri ne derse O‟nu yerine getireceğini ifade eder.Dervişlerin “La ilahe illallah” klişesinden sonra “Muhammeden Resulullah” terkibini değil “Baba Resulullah” diye bağırmasına içerleyen Deli Kurt dervişlerin üzerine “delicesine” saldırır.408 60‟lı yıllarda yazmış olduğu bir makalede Osmanlı Devleti döneminin 14. ve 15.yüzyıllarda birçok tarikatın varlığına tanıklık ettiğini söyleyen Atsız, bu tarikatları “küçük birer hakikatin yanında bir yığın safsatayı ileri sürerek millete hitap ve birbirleriyle mücadele eden” yapılar olarak görmüştür ve bu meseleyi bu romanda sembolleştirmiştir. Makalelerine bakıldığı vakit, “din” olgusunun siyasi amaçlar uğrunda kullanılmasına karşı olduğu gözlemlenen Atsız‟ın bu eksende bir düşünceyi bu romanda da hikâyeleştirdiği verilen örnekte görülmektedir.

365 Atsız‟ın 1933 yılında yazmış olduğu “Bahtiyarlık” şiiri bu minvalde neyi kast ettiği ile alakalı ipuçları vermektedir: “Bahtiyarlık: Boraca yüce dağları aşmak/Varılmadan ölünen uzak yerlere koşmak/Tanrı‟nın sofrasında mest olarak konuşmak/Ve ömründe bir kere, bir kere sevinmektir”.Bkz, Atsız, Yolların Sonu, s.52.
366 Atsız, Bozkurtlar Diriliyor,3.B,İrfan Yayınları, İstanbul,2009,s.32.
367 Atsız, “Türk Ahlakı”,Çınaraltı, sayı:7,20 Eylül 1941,Makaleler III, s.162.
368 a.g.m, s.185.
369 Deliorman, bu romanın “Akşam” gazetesinde yayınlanmasına tepki gösterdiğini belirtmiştir çünkü kendi ifadesine göre o yıllarda “Akşam” gazetesi “sola doğru açıldıkça açılan” bir yayın organıdır.Atsız ise Deliorman‟ın bu eleştirisine cevaben teklifin kendisinden değil “Akşam” gazetesinden geldiğini ve paraya ihtiyacı olduğu için bu teklifi kabul ettiğini söylemiştir.Bkz, Deliorman,Tanıdığım Atsız,s.122.
370 Romanın ilerleyen safhalarından da anlaşılacağı üzere İsa Beği “Murad” adının konulmasını Kosova‟da “şehit” düşen dedesi I.Murad‟a ithafen vasiyet etmiştir çünkü İsa Beğ nazarında Murad “şehit” düştüğü için hanedanın en kutlu ismidir. Bkz, Atsız, Deli Kurt,6.B,İrfan Yayınları, İstanbul,2010,s.237.
371 a.g.e,s.267.
372 Atsız romanda Macarları şu şekilde tasvir etmiştir: “Zaten şu Rumeli‟deki milletler arasında dayanıklı hangisi vardı ki? Ama Macar‟a gelince iş değişiyordu. Hele atlısı pek yaman, gözü pek oluyordu… Yüzleri de bir başkaydı. Çıyan suratlı Bulgar veya Sırb‟a hiç benzemiyordu. Basbayağı insan gibiydiler, Türk‟e benziyorlardı”Bkz,a.g.e,s.199.Turancılık kavramın Türklerin siyasi birliği olarak tanımlayan Atsız‟ın yine de akraba milletlere bir nebze sempatiyle baktığı bu romandaki betimlemeden anlaşılmaktadır.
373 a.g.e, s.10
374 a.g.e, s.12
375 a.g.e, s.12
376 a.g.e, s.35.
377 a.g.e. s.11.
378 a.g.e, s.92.
379 Atsız bir makalesinde Zeki Velidi Togan‟ı kaynak göstererek “Battal Gazi” destanının bir Türk destanı değil İslami bir destan olduğunu iddia etmiştir. Buna dayanak olarak destanın İslam-Bizans kavgalarını anlatsa da bu kavganın Selçukluklar tarafından değil daha önceki Arap devrinde verildiğini gösteren Atsız, destanda adı geçen kahramanların hepsinin adlarının Arapça olduğuna vurgu yapmaktadır. Bkz, “Türk Destanını Tasnif Etmek Tecrübesi”,Orkun, sayı:32,1951,Makaleler I, s.280.
380 Atsız, Deli Kurt, s.24.
381 a.g.e, s.42.
382 a.g.e, s.51.
383 a.g.e, s.36.
384 a.g.e, s.44.
385 a.g.e, s.50.
386 a.g.e, s.48.
387 a.g.e, s.251.
388 a.g.e, s.55.
389 a.g.e, s.133.
390 Atsız, “M.Akif”,Makaleler II, s.51-52
391 Atsız, Deli Kurt, s.207. Atsız‟ın burada “din” değiştirmeyi dinsel hassasiyetler mi yoksa milli hassasiyetlerle mi algıladığı sarih değildir ancak romanın yazılmasından beş sene evvel Atsız “Ayasofya‟nın Fethi” projesini yürütmüştür. Altan Deliorman, Atsız‟ın Ayasofya‟nın yeniden camiye çevrilmesini çok istediğini belirttir. Ancak, Deliorman‟a göre Atsız‟ın bu isteği İslami bir görüşten değil milli gururdan kaynaklanmaktadır. Bkz, Deliorman, Tanıdığım Atsız, s.73.
392 Atsız, Deli Kurt, s.78.
393 a.g.e, s.80.
394 a.g.e, s.81.
395 a.g.e, s.188.
396 a.g.e, s.267.
397 a.g.e, s.156.
398a.g.e, s.124,157.
399 a.g.e, s.177.
400 a.g.e, s.144.
401 a.g.e, s.147.
402 a.g.e, s.167.
403 a.g.e, s.147.
404 a.g.e, s.158.
405 a.g.e, s.164-166.
406 a.g.e, s.19.
407 Şeyh Bedrettin 1402 Ankara savaşından sonra, şehzadelerden Musa tarafından Rumeli kadısı olarak tayin edilmiştir ve Çelebi Mehmed tahtı ele geçirince dirlikleri elinden alınmıştır. Bunun üzerine isyana kalkışan Bedrettin başarısız olmuş ve idam edimiştir. “Varidat” adlı bir esere sahip olan Bedrettin her ne kadar başarısız olsa da Colin Imber‟a göre, Bedrettin‟in adıyla anılan bir “mezhep” Dobruca‟da ölümünden sonra en az iki yüz yıl yaşamıştır. Bkz, Colin Imber, Osmanlı İmparatorluğu:1300-1650,çev. Şiar Yalçın, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul,2006,s.28.
408 Atsız, Deli Kurt, s.59-64.
"Süt verirken öz anam, Böyle demişti bana: Seni kurban besliyorum Türk Yurduna, Vatana, Bu dünyada azatlığı şan şöhretten üstün tut, Alçaklığı, yaltaklığı, rezilliği sen unut! Senin sevgin vatan olsun, millet olsun, ben olum, Sütüm sana haram olsun; hıyanet etsen oğlum!"

Ahmet Cevat

Çevrimdışı Ali Talip Çatalyürek

  • Türkçü-Turancı
  • ***
  • İleti: 83
Paylaşım için teşekkürler anda, çok gerekli bir konu bu.

tungatonyukuk

  • Ziyaretçi
Işbara Tarkan andama çok teşekkür ederim.Müthiş bir paylaşım.Devamını iple çekiyoruz.

TTK

Çevrimdışı Almıla

  • Türkçü-Turancı
  • ****
  • İleti: 186
  • Gökbörü Asena Gençlik
Işbara Tarkan andama bu güzel eseri bizlerle paylaştığı ve bilgi dağarcığımızın zenginleşmesine katkı yaptığı için çok teşekkür ederim.
Emek verip hazırlayan kandaşımızın da elline ve yüreğine sağlık.
TTKvY
YÜZDE YÜZ TÜRK OLDUĞUN GÜN, CİHAN SENİNDİR!

Çevrimdışı Borokhul Noyan

  • Türkçü-Turancı
  • ****
  • İleti: 224
 Irkdaşım, çok değerli bir aktarım olmuş. Bizleri bilgilendirdiğin için çok teşekkür ederiz.

 

Çevrimdışı Işbara Tarkan

  • Türkçü-Turancı
  • ***
  • İleti: 103
  • Elçibey'in Askeri
3.4 “Ruh Adam” Işığında “Atsız ve Din”

   “Ruh Adam” adlı eser Atsız tarafından 1972 yılında kaleme alınmıştır.409 Roman Atsız‟ın kendi hayat hikâyesinden esintiler taşımaktadır. Atsız romanda “Selim Pusat” karakteri ile kendisini, “Ayşe Pusat” karakteriyle eşi Bedriye Atsız‟ı, “Key, Yek ve Osman Fişer” karakteriyle Süleymaniye Kütüphane‟sinde beraber çalıştığı Osman Reşer‟i, “Dr.Cezmi” karakteriyle de Tıbbiye‟den sınıf arkadaşı olan Cezmi Türk‟ü karikatürize etmiştir.410 Bunların dışında romanda geçen “Güntülü”411, “Prenses Leyla” gibi karakterler Atsız‟ın gerçek yaşamında yer almış kimselerin sembolleridir ve romanda Selim Pusat‟ın oğlu olan “Tosun” karakteri Atsız‟ın oğullarından birisini ya da her ikisini birden remz etmektedir.412

   Roman, Ayşe Pusat‟ın Selim Pusat‟a bir “Uygur Masalı” anlatmasıyla başlar. Masalın içerisinde “Tanrı Katun”413 sıfatıyla anılan ve aynı “Deli Kurt” adlı eserdeki “Gökçen” gibi olağanüstü meziyetlere sahip olan “Açığ-ma Kün” adlı kızla Burkay adlı bir Uygur askerinin aşkı anlatılır. Masalda vuslat gerçekleşmez ve “aile, askerlik” gibi değerlerini geri plana atan Burkay lanetlenir. Roman bu Uygur masalının ekseni etrafında döner. Rejim düşmanlığı gerekçesiyle askeriyeden atılan Selim Pusat eşi Ayşe Pusat‟ın öğrencilerinden olan Güntülü‟ye âşık olur ancak aşkı cevapsız kalır.414 Romanda Selim Pusat‟ın bir diğer hayranlık duyduğu karakter, Leyla Hanzade‟dir. Romana göre Leyla Hanzade Kanuni Sultan Süleyman‟ın boğdurttuğu şehzadesi Mustafa‟nın soyundan gelmektedir. Ancak Selim Pusat Güntülü‟ye âşıktır ve Leyla Hanzade‟ye olan yakınlığı hayranlıktan ibaret kalır. Romanda geçen bir diğer önemli karakterde “şeytani” bir karakteri temsil eden “Yek, Key ve Osman Fişer”dir. Bu üç karakter farklı isimler altında yer alsa da hepsinin görüntüsü, konuşma biçimi aynıdır ve “şeytan” tipolojisini sergilemektedir. Romanda, “Şeref” adında ve Selim Pusat‟la beraber ordudan atılan ve bunun sonunda intihar eden bir karakter yer almaktadır. İsmi ile müsemma olan bu karakter romanın muhtelif yerlerinde Selim Pusat‟ı uyarmakta ve “şerefli” bir duruşu telkin etmektedir. Romanın sonunda yine “Deli Kurt” ve bu romanın başında geçen “Uygur” masalında olduğu üzere Selim Pusat “askerlik ve aile” gibi en önemli iki müesseseyi geri plana atma ve “aşkı uğrunda zaaf” gösterme gerekçeleriyle Tanrı‟nın huzurunda yargılanır. Mahkemeden çıkan sonuç Selim Pusat‟ın Cengiz Han‟ın ordusunda yer almış olan “Kubudak” adlı bir yüzbaşıyla vuruşmasıdır ve Selim Pusat bu vuruşmada mağlup olur. Masal Selim Pusat‟ın evini terk etmesiyle sonlanır.

   Romanda başkarakteri olan ve yaşam öyküsü Atsız ile örtüşen “Selim Pusat” karakteri askerlikten atılmadan önce “dindar” olmayan ancak eşinin dini duygularına saygı gösteren bir karakterdir. Ancak, askerlikten atıldıktan sonra eşinin “dini” duygularına saygı duymadığı gibi onun duygularını hafifsemektedir.415 Ayşe Pusat‟ın dindarlığına başka bir belirti ise romanın sonlarına doğru açığa çıkmaktadır. Bedbin ve üzgün bir durumda olan Ayşe Pusat, “dini inançları dolayısıyla” teselliyi adak adamakta bulmaktadır.416 Romanın bir bölümünde Selim Pusat‟ın “din” bağlamı ekseninde düşünceleri ise ordudan atıldıktan ve hapishaneye düştükten sonra, gazetelerde “vatan haini” sıfatıyla anılması hasebiyle yaşadığı duygularda görülmektedir: “Pusat bunu okuyunca, en sez yerinden ölümcül yara alanlar gibi göklere bakarak Allah’ı aradı. Boşluktan başka bir şey yoktu…”417 Atsız‟ın makalelerinden de yola çıkarak buradaki “Allah” lafzının İslamiyet‟te geçen yaradan düşüncesi olduğu imasının olması muhtemeldir. Romanın bir başka safhasında ise Selim Pusat‟ın “öteki hayata” inanmadığı belirtilmektedir.418 Selim Pusat‟ın, “şeytani” bir karakteri temsil eden Yek adlı karakteri hakkında düşünceleri ifade edilirken de şu sözler sarf edilmektedir: “Din kitaplarındaki şeytanın varlığını kabul eden bir kimse olsa şeytanın kendisine musallat olduğuna inanacaktı”.419 Bütün bunlardan yapılacak çıkarıma göre Selim Pusat herhangi bir dine mensup değildir. Ancak Selim Pusat, “sosyal bir müessese” olarak dinin yararlarından bahsetmektedir. Romalılar zamanından itibaren mevcut olan “hukuk” düzenini eleştiren Selim Pusat, Romalılardan daha önce de “hukuk” kavramının bulunduğunu hatta yamyamlarda dahi bu mevhumun bulunduğunu söylemekte ve eklemektedir: “Şüphesiz o hukuk, kendi çapında ve çerçevesinde şimdikinden daha faydalı ve adil bir müessese idi. Çünkü vicdana ve adalete değil, sihirli ve semavi kuvvetlere dayanıyordu.”420Selim Pusat‟ın burada dile getirdiği görüş ile Atsız‟ın 1960‟lı yıllarda yazdığı bir makalesi uyum içerisindedir. Bu makalede dinlerin “ahlaksızlıklara” karşı bir kalkan olduğunu ifade eden Atsız, bu hususta pagan Roma dönemini misal vermekte ve o dönemin “serbest aşk” yüzünden birçok “rezalete” sahne olduğunu ifade etmektedir. Atsız‟a göre, dinlerin erkek-dişi ilişkileri üzerine kurduğu “baskı” da bu durumun bir tezahürüdür ve bu “rezaletlere” karşı bir sosyal tepkinin ürünüdür.421

   Romanın ilerleyen safhalarında Selim Pusat, “Tahsin”422 adlı bir arkadaşının aracılığıyla askeri tarihe ait bir evrakı tasnif etmek amacıyla kurulan bir komisyonda görev alır. Selim Pusat burada “Osman Fişer”423 adından biriyle tanışır. Bu şahıs bir Yahudi dönmesidir ve başlangıçta Selim Pusat “din ve tabiiyet” değiştirmeden hoşlanmadığı için bu kişi hakkında olumsuz bir intiba içerisindedir. Ayrıca bu olumsuz izlenim içerisinde bu kişinin “şeytani” bir karaktere sahip olan “Yek”e benzerliğinin de katkısı vardır. Bu komisyon içerisinde bulunan kişiler aralarında “tasavvuf” hakkında tartışmakta ve bir taraf Kuran ve hadislere dayanarak tasavvufun İslamiyet‟in aslı olduğunu iddia etmekte diğer taraf ise aynı referanslarla tasavvufu reddetmektedir. Bu tartışmanın üzerine Osman Fişer, Selim Pusat‟a “tasavvuf” hakkındaki düşüncelerini sorar. Tasavvuf hakkında hiçbir düşüncesi olmayan Pusat‟a Osman Fişer; tasavvufun, Budizm, Manihaizm, Hıristiyanlık ve Musevilik karışımı bir düşünce sistemi olduğunu söyler. Selim Pusat, savaş aleyhtarı olan “Budizm”den nefret etmektedir ve “savaşçı bir din” olarak gördüğü İslam‟a nasıl sızdığını garipser.Bu konu Selim‟in aklını karıştırmıştır ve eve döndüğü vakit eşine tasavvufun ne anlama geldiğini sorar. Ayşe Pusat tasavvufu “din felsefesi” olarak belirtmesi üzerine garipsemesi artar çünkü Selim Pusat‟a göre din birtakım kesin buyruk ve kurallardan ibarettir ve bu kadar sert kaideler manzumesinin felsefesi olamaz. Bunun üzerine Ayşe Pusat tasavvufun teferruata önem vermeden geniş bir hoşgörü içerisinde Tanrı‟yı anlama sistemi olduğunu söyler. Selim Pusat bunun üzerine tasavvufun herhangi bir faydası olup olmadığını sorar. Ayşe Pusat ise insanı huzura kavuşturması bakımından tasavvuf gibi bir ilacın olamayacağı cevabını verir.424 Burada Selim Pusat‟ın tasavvufa “fayda” noktasında yaklaşması akıllara “Bozkurtların Ölümü” adlı eserdeki Yamtar karakterinin Çin‟li filozof Şen-ma‟ya felsefenin açlığı giderici bir şey olup olmamasını sormasını getirmektedir. İki hadise arasında paralellik kurmak mümkündür zira iki karakter de sadece “askerlik” kavramını kutsamaktadır, felsefeye “faydacı” bir bakışla yaklaşmaktadır ve Selim Pusat da aynı Yamtar‟ın felsefeye “faydacı” bir yaklaşımla alakadar olması gibi, tasavvufa ilgi duyacaktır.

   “Huzur” arayan ve işlerinde eskisi gibi verimli çalışamayan Selim Pusat, işyerindeki arkadaşlarının “gönül rahatlığı” içerisinde olmasına şaşırır ve bunun kaynağını sorgulamaya başlar. Selim Pusat bunun sebebinin “din” duygularından ya da “tasavvuf” ehliliklerinden kaynaklanabileceğini düşünür. Osman Fişer Selim Pusat‟ın bu merakının farkındadır ve bu kişilerin “işi” bir “vazife” olarak değil “kuruntu ve değersiz” olarak gördüklerini söyler. Bunun üzerine Selim Pusat bu kişilerin deli olduğuna kanaat getirir ve Osman Fişer‟de kendisine bu kişilerin amacının “Allah‟la bir olmak” olduğunu ifade eder. Ancak Selim Pusat‟ın merakı geçmemiştir ve eve gider gitmez Ayşe Pusat‟a yine “tasavvuf”un ne anlama geldiğini sorar. Ayşe Pusat yine aynı cevabı vererek “din felsefesidir” diyince Selim Pusat kendisine tasavvufun dini inkâr edip etmediğini sorar. Ayşe Pusat ise kendisine tasavvufun dini ne inkâr ettiğini ne de eksik bulduğunu ancak bu düşüncede olgun insanların dindeki hakikate yalnızca tasavvuf sayesinde ulaşılabileceğini iddia ettiğini belirtir. Ancak din bilginlerinden bazılarının Muhyiddin-i Arabî ve Mevlana gibi mutasavvıfları “dinsiz” olarak itham ettiğini de ekler. Bunun üzerine Selim Pusat eşinden tasavvufla ilgili kitap ister ve Selim derin bir şekilde bu kitapları okumaya başlar. Ayşe, sabah kalktığı zaman Selim‟e tasavvufu nasıl değerlendirdiğini sorar. Selim Pusat ise tasavvufun “din felsefesi” olarak değil “deli saçması” olarak nitelendirilmesi gerektiğini söyler. “Hallac- Mansur” Selim‟in nazarında “zıpır” olarak tabir edilir ve “büyük inanç sahibi” diye tanımlayan eşine şu sözleri söyler: “Neyin inancı? Kendisini Tanrı ile bir tutuyor ve Tanrı üzerindeki hakkından söz ediyor. Ene‟l Hak demenin bir manası da ben Tanrı‟yım demek değil mi? Tımarhaneler Tanrılık, Peygamberlik, Padişahlık taslayan çılgınlarla doludur. Bu da onların dışarıda kalmış bir numunesi olacak!”. Bunun üzerine Ayşe Pusat Hallac-ı Mansur‟un asırlardan bu yana “herkes” tarafından büyük bir mutasavvıf ve mütefekkir olduğunu söylediği zaman Selim “herkes” lafına içerler şu şekilde cevap verir: “Senin herkes dediğin kalabalık içinde cahilleri, hainleri, budalaları bol bol barındıran bir kuru gürültüdür. Herkes kabul etti diye ben bu hezeyanları kabul mü edeceğim? Herkes Meryem ananızın bakire olarak, hiçbir erkekle temas etmeden çocuk doğurduğunu da kabul eder. Herkes İsa’nın hem Tanrı, hem de Tanrı’nın oğlu olduğunu da kabul eder. Çünkü herkes dediğin şey bir hayvan sürüsüdür425”4261960‟lı yıllarda hem Münevver Ayaşlı hem de Nurettin Topçu ile girdiği polemiklerde tasavvufu bütün doğu ve batı dinlerinin bir karması olarak niteleyen, birçok mutasavvıfı “deli” olarak tanımlayan ve tasavvufu İslam‟a aykırı olarak gören Atsız‟ın, bu romanda Selim Pusat‟ın şahsında bu görüşleri sembolleştirdiği görülmektedir.

   Romanın özeti bahsinde de değinildiği üzere Selim Pusat “Güntülü” adlı bir kıza âşık olmuştur ve “askerlik, aile” gibi “kutsal” müesseseleri geri plana atması dolayısıyla Tanrı‟nın huzurunda mahkemeye çıkar. Mahkemede ilk şahitler “Cebrail, Mikail ve İsrafil”dir. İsrafil tarafından Selim Pusat adına isnat edilen “ilk günah” kralcı oluşudur. Tanrı, bunun üzerine iddiayı kabul edip etmediğini sorar. Selim Pusat iddiayı kabul eder ancak bunun “günah” olarak addedilemeyeceğini söyler. Gerekçesini ise şu şekilde dile getirir: “Bütün o muhteşem kralları sen yarattın!”427Mahkemenin ilerleyen evrelerinde bir diğer şahit “Zerdüşt”, Selim‟in suçlu olduğunu çünkü bir kıza gönül verdiğini ve “bir kadına tutsak olmanın” “Şeytana” kul olmak anlamına geleceğini ifade eder. Tanrı bunun üzerine bu iddiayı kabul edip etmediğini sorar. Selim bu iddiayı kabul etmez ve Tanrı‟ya şu cevabı verir: “Kadınları neden Şeytan‟ın kulu olarak yarattın? Yarattın da o kadınlardan peygamberi nasıl vücuda nasıl getirdin?”428 Selim‟in Tanrı‟ya meydan okuması bunlarla bitmeyecektir. Tanrı, Selim‟e suçu etrafında kendisini savunmasını dikte ettiğinde Selim‟in cevabı şu şekilde olur: “Beni sen savun! Beni yaratmadan önce kaderimi çizen sen değil misin? Suç işledimse yaptıran sen değil misin? Bunun savunmasını senden başka kim yapabilir?”429 Ruh Adam adlı eserinin ilk basımında iki sene evvel kaleme almış olduğu “Yobazlık Bir Fikir Müstehasesidir” adlı makalede “kader” düşüncesini inkar eden Atsız, romanda Selim nazarında da bu kavramı sorgulamaktadır.

   Selim Pusat‟ın mahkeme sürecinde sadece “Tanrı”‟ya meydan okumamıştır. Mahkemenin şahitlerinden biri de “Buda” olmuştur ve “Buda”, Selim‟i suçlu bulmuştur. Buda, savına dayanak olarak Selim‟in “aşk denen geçici hastalığa” kapılmasına gösterir. Selim ise buna cevaben şu sözleri sarf eder: “ Buda denilen adam tarih boyunca bir tane kumandan yetiştirmemiş, savaşı öğrenmemiş, yabancı tutsaklığını şiar edinmiş bir miskinler ülkesinin peygamberidir… Sükun yani barış ne demek? Alemi savaşla yaratan sen değil misin? Güzel kızları yaratan sen değil misin?430Atsız‟ın makalelerinde de “Buda; merhamet ve tevazu telkin etmesi hasebiyle “miskinleştirici” bir din olarak görülmüştür. Ayrıca savunmanın içerisinde Selim‟in “Tanrı‟ya” “alemi savaşla yaratan sen değil misin?” sorusunu sorması akıllara Atsız‟ın makalelerindeki “Sosyal-Darwinist” yorumları getirmektedir.

   Mahkemenin bir diğer şahitlik yapan isim ise “Hz. Muhammed” olmuştur. Hz. Muhammed, Selim‟in günahkâr olduğu kanaatindedir zira Hz. Muhammed‟e göre Selim, “dünyaya getirdiği ebedi şeriata” aykırı davranmış, eşine ızdırap vermiş, gayri meşru bir ilişkiye kapılmış ve alkole iptila göstermiştir. Selim‟in cevabı ise oldukça sert olmuştur: “Ben kimseye kötülük etmedim. Kimse hakkında kötü düşünce beslemedim. Ümitleri kırılmış bir insan olarak avunmayı içkide ve bir güzeli düşünmede buldum. İçki fena ise üzümü neden yarattın? Üzümden içki yapılacağını neden Levh-i Mahfuz’a yazdın? Son peygamberin arkadaşları namaz kılarken ayetleri yanlış okumasaydı içki yasaklanacak mıydı? Çöldeki Bedevi ile bir kurmay subayın içmesi aynı mıdır?... Küçük bir kızı sevmek günahsa, son peygamber Ayşe’yi neden sevdi de aldı?431 Görüldüğü üzere burada Selim, içkinin “günah” olmasını sorgulamakta, “yanlış” ayetlerden söz etmekte, “günahların” milliyetlere göre farklı değerlendirilmesi gerektiğini düşünmektedir. Burada söz edilen cümleler ile Atsız‟ın “Yobazlık Bir Fikir Müstehasesidir” makalesindeki düşünceleri paralellik göstermektedir. İki yıl ara ile yazılan iki farklı eserin varlığı, Atsız‟ın bu hususta görüşlerini değiştirmediğini göstermektedir.

   Mahkemede dikkat çeken bir diğer husus ise Selim‟in mahkemede bulunan tarihi kahramanlar ile olan diyalogudur. “Alper Tunga”, “Mete Han”, “Atila”, “İstemi Kağan”, “Alp Arslan”, “Temuçin Çengiz Kağan” ve “Timur”432 mahkemenin şahitleri arasındadır ve hepsi Selim‟i “aşkı uğruna” askerlik mesleğini geri plana atmak gerekçesiyle suçlu bulur ancak peygamberler ve Tanrı ile pervasızca konuşan Selim, sükût içerisinde kalır. Sadece, Mete‟nin konuşması üzerine Tanrı kendisine ne düşündüğünü sorduğu vakit konuşan Selim şu cümleleri sarf etmiştir: “Hiçbir itirazım yok. Kralımın sözleri baştan sona doğrudur.”433 Burada Selim‟in tarihi kahramanları peygamberlerden ve hatta Tanrı‟dan daha fazla kutsadığı görülmektedir. Atsız‟ın “Türkçülük” ülküsünü “din” olgusunun fevkinde gördüğü yazılar ile bu diyalog örtüşmektedir ve bu romandaki mahkeme diyalogları Atsız‟ın “din” olgusu bağlamındaki düşüncelerini somutlaştırmak adına önemli bir malzeme sağlamaktadır.

409 Altan Deliorman bu eserin 1956-1957‟li yıllarda kaleme alınmaya başladığını ancak ilk baskısının 1972 yılında yapıldığını belirtmektedir. Deliorman‟a göre bunun sebebi ya Atsız‟ın eser üzerinde 15 yıl kadar çalışmasından ya da bilerek geciktirmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bkz, Altan Deliorman, “Ruh Adam‟daki Gerçek Kahramanlar”,Orkun, sayı:18,Ağustos 1999,s.30.Deliorman‟la yapılan mülakatta ise kendisi Atsız‟ın bu romanı bilerek geciktirdiğini çünkü kendi hayat hikâyesinden esintiler taşıyan bu romandaki “yasak aşk” yüzünden eşiyle arasının bozulmasından çekindiğini iddia etmektedir.
410 a.g.m, s.29.
411 Deliorman‟a göre romanın kadın kahramanlarından olan “Güntülü”, Atsız‟ın bunalımda olduğu 1946-1949 yıllarında tanıdığı ve âşık olduğu genç bir kızın sembolüdür. Bkz, a.g.m, s.28.Yağmur Atsız‟da anılarında 1940‟lı yılların sonunda Bedriye Atsız‟ın öğretmenlik yaptığı “Erenköy Kız Lisesi”‟nin eski mezunlarından olan bir grup “zeki, zarif, genç, alımlı” kızın evlerine misafirliğe geldiğini belirtmektedir. Bkz, Y.Atsız, a.g.e, s.178.Romanda da Güntülü, Ayşe Pusat‟ın öğrencisidir ve sınıf arkadaşlarıyla birlikte hocalarının evlerine misafir geldikleri bir günde Selim Pusat‟ın ilgisini çekmiştir. Bkz, Atsız, Ruh Adam,3.B,İrfan Yayınları, İstanbul,2004,s.123-132.
412 Deliorman, “Ruh Adamdaki Gerçek Kahramanlar”, s.29.
413 Atsız, Ruh Adam, s.8.
414 Romanda Atsız Güntülü‟ye bir şiir yollar ancak bu şiir bir mektupla kendisine iade edilir. Bkz, a.g.e,s.290.Romanda geçen şiir Atsız‟ın “Yolların Sonu” adlı şiir kitabında da bulunmaktadır ve şiirin başlığı “Geri Gelen Mektup”tur.Ancak şiirin hangi tarihte yazıldığı belirtilmemektedir.Bkz,Atsız,Yolların Sonu,s.121-122.
415 Atsız, Ruh Adam, s.21.
416 a.g.e, s.251.
417 a.g.e, s.45.
418 a.g.e, s.186.
419 a.g.e, s.231.
420 a.g.e, s.100.
421 Atsız, “İlericiler”,Makaleler IV, s.81.
422 Bu kişinin “Tahsin Banguoğlu” kuvvetle muhtemeldir zira hayat hikâyesi bahsinde de anlatıldığı üzere Atsız‟ın Süleymaniye Kütüphanesi‟ne memur olarak atanmasında dönemin Milli Eğitim Bakanı olan Tahsin Banguoğlu aracılık etmiştir.
423 Daha önce de söylenildiği üzere Osman Fişer adlı karakter gerçekte “Osman Reşer” isimli bir zattır. Altan Deliorman, Osman Reşer ile Atsız‟ın Süleymaniye Kütüphanesinde beraber çalıştıklarını belirtmiştir. Bkz, Deliorman, Tanıdığım Atsız, s.56. Atsız‟ın “Osman Reşer” ile ilgili düşünceleri için; bkz.Atsız, Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferleri, s.122-123.
424 Atsız, Ruh Adam, s.145-152.
425 Le Bon‟dan aldığı ilhamın da etkisiyle “halk egemenliği” kavramına itibar etmeyen Atsız‟ın düşünceleri, kitleleri hayvan sürüsü olarak nitelendiren Selim Pusat‟ın şahsında bir defa daha sembolize edilmiştir.
426 Atsız, Ruh Adam, s.177-184.
427 a.g.e, s.301.
428 a.g.e, s.304.
429 a.g.e, s.316-317.
430 a.g.e, s.305.
431 a.g.e, s.306.
432 a.g.e, s.307-310.
433 a.g.e, s.308.
"Süt verirken öz anam, Böyle demişti bana: Seni kurban besliyorum Türk Yurduna, Vatana, Bu dünyada azatlığı şan şöhretten üstün tut, Alçaklığı, yaltaklığı, rezilliği sen unut! Senin sevgin vatan olsun, millet olsun, ben olum, Sütüm sana haram olsun; hıyanet etsen oğlum!"

Ahmet Cevat

Çevrimdışı Dengizek

  • Deniz
  • Türkçü-Turancı
  • **
  • İleti: 20
  • TOPYEKÜN BİR IRKÇI HAREKET!
    • Bir Hayâlperestin Yazıları
Yazılar için teşekkürler, Işbara Tarkan.

Esenlikler...
TOPYEKÜN BİR IRKÇI HAREKET!